<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<!-- generator="wordpress/2.3.3" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>Kuranda Çelişki Yoktur</title>
	<link>http://kurandaceliskiyoktur.com</link>
	<description></description>
	<pubDate>Tue, 15 Apr 2008 12:27:04 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.3.3</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>VİDEO:Hayatın Gizemini Çözerken</title>
		<link>http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/15/videohayatin-gizemini-cozerken/</link>
		<comments>http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/15/videohayatin-gizemini-cozerken/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 Apr 2008 12:19:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Administrator</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıllı Tasarım ve Yaratılış]]></category>

		<category><![CDATA[Yaratılış Delili]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/15/videohayatin-gizemini-cozerken/</guid>
		<description><![CDATA[
ABD’deki devlet okullarında Darwin’in evrim teorisine alternatif olarak okutulması tartışılan Akıllı Tasarım, son 15 yıldır giderek güçlenen ve büyüyen bir teori. Gücünü de, Darwinizm’in varsayımının aksine, yaşamın hiç de rastlantı olmadığı gösteren bilimsel kanıtlardan alıyor.Aslında bu konudaki tartışmanın başlangıcı 150 yıl öncesine uzanıyor. Darwin’in 1859′da yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabından bu yana, biyolojideki temel kuram, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman"><a href="http://kurandaceliskiyoktur.com/wp-content/uploads/2008/04/unlockingthemysteryoflife.bmp" title="unlockingthemysteryoflife.bmp"><img src="http://kurandaceliskiyoktur.com/wp-content/uploads/2008/04/unlockingthemysteryoflife.bmp" alt="unlockingthemysteryoflife.bmp" /></a></font></p>
<p><font face="Times New Roman">ABD’deki devlet okullarında Darwin’in evrim teorisine alternatif olarak okutulması tartışılan Akıllı Tasarım, son 15 yıldır giderek güçlenen ve büyüyen bir teori. Gücünü de, Darwinizm’in varsayımının aksine, yaşamın hiç de rastlantı olmadığı gösteren bilimsel kanıtlardan alıyor.<o></o></font><font face="Times New Roman">Aslında bu konudaki tartışmanın başlangıcı 150 yıl öncesine uzanıyor. Darwin’in 1859′da yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabından bu yana, biyolojideki temel kuram, canlıların doğal seleksiyonun ürünü olduklarını öngören evrim kuramı oldu. 20. yüzyılda Darwinizm’e genetik ışığında getirilen yeni yorum, doğal seleksiyona bir de mutasyon mekanizmasını ekledi. Ancak bu iki mekanizmanın, yani doğal seleksiyon ve mutasyonun, canlılığın tek kaynağı olduğu yönündeki geleneksel anlayış, son yıllarda önemli eleştiriler alıyor. Pek çok bilim adamı, canlılığın sadece bu gibi amaçsız ve bilinçsiz faktörlerin ürünü olamayacağını, hayatın kökeninde “tasarlayıcı bir aklın” olduğunu savunuyorlar. <span id="more-91"></span><o></o></font><font face="Times New Roman">Bu anlayış son yıllarda yeni bir teoriyi de beraberinde getirdi: “Akıllı Tasarım” (Intelligent Design) teorisi. Time dergisinin 12 Ağustos 2005 sayısının da kapak konusunu oluşturan teori, halen ABD’de ateşli bir tartışmanın odak noktası. Bilim dünyasında Akıllı Tasarım’ı kabul edenlerin sayısı artarken, bazı eyatler de teoriyi ders kitaplarına Darwinizm’in alternatifi olarak koymayı tartışıyorlar. <o></o></font><font face="Times New Roman">Bu teori, 1990′lı yıllarda bir grup Amerikalı bilim adamı tarafından ortaya atıldı. Teorinin ilk büyük çıkışı, Pennsylvania’daki Lehigh Üniversitesi’nden biyokimya profesörü Michael J. Behe’nin “Darwin’in Kara Kutusu: Evrime Karşı Biyokimyasal Başkaldırı” adlı kitabı oldu. Behe, kitabında canlı hücresinin Darwin zamanında içeriği bilinmeyen bir “kara kutu” olduğunu, hücrenin detayları anlaşıldığında ise, burada çok kompleks bir “tasarım” bulunduğunun ortaya çıktığını anlatıyordu. Behe’ye göre, canlılardaki kompleks sistemlerin doğal seleksiyon ve mutasyonla, yani bilinçsiz mekanizmalarla ortaya çıkması imkansızdı ve bu durum hücrenin “bilinçli bir şekilde tasarlandığını” gösteriyordu. Fransız felsefe profesörü Peter van Inwogen, bu kitabın önemini şöyle vurgulamaktaydı:<o></o></font><font face="Times New Roman">“Eğer Darwinistler bilimsel gerçeklerle dolu bu kitabı, önemsemeyerek, yanlış anlayarak veya ona gülüp geçerek karşılarlarsa, bu durum bugün Darwinizm’in bilimsel bir teori olmaktan çok bir ideoloji olduğu yönündeki gitgide yayılan şüpheler için önemli bir kanıt olacaktır.”(1)<br />
Darwinistler Behe’ye tatminkar bir cevap veremediler. Ve Akıllı Tasarım teorisi giderek daha fazla bilim adamı tarafından savunulmaya başlandı. Bugün bu hareketin önemli isimleri arasında California Berkeley Üniversitesi’nden Philip Johnson; MIT, Chicago, Princeton Üniversiteleri’nden Willam Dembski; doktorasını Cambridge’de yapmış olan Stephen C. Meyer; Chicago Üniversitesi’nden Paul Nelson gibi isimler yer alıyor. Seattle merkezli Discovery Institute adlı bilimsel enstitünün çatısı altında bilimsel çalışmalar yürüten gruba, internet üzerinden ulaşmak mümkün. (www.discovery.org) <o></o></font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Discovery Institute tarafından hazırlanmış olan “Akıllı Tasarım Teorisini” anlatan Türkçe dublajlı <a href="http://akillitasarim.org/?page_id=16">“Yaşamın Gizemini Çözerken” ( Unlocking The Mystery Of Life)</a> isimli filmi <a href="http://akillitasarim.org/?page_id=16">bu linkten </a>seyredebilir, bilgisayarınıza indirebilirsiniz. </font></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/15/videohayatin-gizemini-cozerken/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kuran Platformu Yeniden Kullanımda</title>
		<link>http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/15/kuran-platformu-yeniden-kullanimda/</link>
		<comments>http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/15/kuran-platformu-yeniden-kullanimda/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 Apr 2008 11:49:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Administrator</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Featured]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/15/kuran-platformu-yeniden-kullanimda/</guid>
		<description><![CDATA[&#160;
20 ayrı dilde karşılaştırmalı meallerin incelenebileceği, Arapça kelimelerin aramaların yapılabileceği bir arama motorunun bulunduğu www.kuranplatformu.org sitesi yeniden faaliyete geçti. 
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">20 ayrı dilde karşılaştırmalı meallerin incelenebileceği, Arapça kelimelerin aramaların yapılabileceği bir arama motorunun bulunduğu </font><a href="http://www.kuranplatformu.org/"><font face="Times New Roman">www.kuranplatformu.org</font></a><font face="Times New Roman"> sitesi yeniden faaliyete geçti. </font></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/15/kuran-platformu-yeniden-kullanimda/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Rüzgarla Hareket Eden Gemiler</title>
		<link>http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/11/ruzgarla-hareket-eden-gemiler/</link>
		<comments>http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/11/ruzgarla-hareket-eden-gemiler/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Apr 2008 17:12:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Administrator</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Çelişki İddiaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/11/ruzgarla-hareket-eden-gemiler/</guid>
		<description><![CDATA[
Kuran ayetlerinde farklı farklı konularda örnekler verilmektedir. Bunlardan bir tanesi de gemilerin rüzgarların etkisiyle deniz üzerindeki hareketleridir. Şura Suresindeki ayette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

 Denizde yüksek dağlar gibi seyreden gemiler O&#8217;nun ayetlerindendir. Eğer dileyecek olsa, rüzgarı durdurur, böylece onun üstünde kalakalırlar. Şüphesiz, bunda çokça sabreden, çokça şükreden kimse için gerçekten ayetler vardır. (42 Şura Suresi, 32-33) 
Kuran’a eleştiri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: Geneva"><font face="Times New Roman"><a href="http://kurandaceliskiyoktur.com/wp-content/uploads/2008/04/yelkenli2.bmp" title="yelkenli2.bmp"><img src="http://kurandaceliskiyoktur.com/wp-content/uploads/2008/04/yelkenli2.bmp" alt="yelkenli2.bmp" /></a></font></span></p>
<p><span style="font-family: Geneva"></span><span style="font-family: Geneva"><font face="Times New Roman">Kuran ayetlerinde farklı farklı konularda örnekler verilmektedir. Bunlardan bir tanesi de gemilerin rüzgarların etkisiyle deniz üzerindeki hareketleridir. Şura Suresindeki ayette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:</font></span></p>
<p><span style="font-family: Geneva"><font face="Times New Roman"><br />
<o></o><span style="font-family: Geneva"><o></o><font size="2" face="Times New Roman"> </font></span><span style="font-family: Geneva"><font face="Times New Roman"><strong>Denizde yüksek dağlar gibi seyreden gemiler O&#8217;nun ayetlerindendir. Eğer dileyecek olsa, rüzgarı durdurur, böylece onun üstünde kalakalırlar. Şüphesiz, bunda çokça sabreden, çokça şükreden kimse için gerçekten ayetler vardır. (42 Şura Suresi, 32-33)</strong><o></o></font></span><span style="font-family: Geneva"><o></o><font size="2" face="Times New Roman"> </font></span></font></span><span style="font-family: Geneva"></span><span style="font-family: Geneva"></span><span style="font-family: Geneva"><font face="Times New Roman"><br />
Kuran’a eleştiri getiren çevrelerce bu ayet kullanılmaktadır. Bu iddiaya göre <strong><em>“günümüzde gemiler teknolojinin verdiği imkanlarla artık rüzgar ile değil motor gücü ile hareket etmektedir. Dolayısıyla bu örnek geçerli değildir. Gelecekle ilgili bu durum öngörülmediği için yanlış örnek verilmiştir.” </em></strong><span id="more-82"></span></font></span><span style="font-family: Geneva"><font face="Times New Roman"><o></o><span style="font-family: Geneva"><font face="Times New Roman">Her şeyden önce bu iddianın çok zorlama olduğunu belirtmek istiyorum. Bu ayette belirtilen geminin o dönemde insanların gördüğü ve rüzgar ile hareket eden gemiler olduğu anlaşılmaktadır. <o></o></font></span><span style="font-family: Geneva"><font face="Times New Roman">Ayrıca ayette geçen “gemi” kelimesi incelendiğinde konu daha iyi anlaşılacaktır. <o></o></font></span><span style="font-family: Geneva"><font face="Times New Roman">Arapça’da genel anlamda “gemi” kelimesinin karşılığı “el- sefinu” dur. Fakat bu ayette “el-cevari” kelimesi kullanılmıştır. Tercüme edildiğinde bu kelime de gemi olarak meallerde çevrilmektedir. Bu kelime cereyan etmek, akmak anlamına “Cerea” fiilinden türer. Eski Türkçe’de kullanılan “ceryanda (rüzgarda)kalmak da bu kökten gelir. Harfi cer ile kullanılırsa “cereyne” kelimesi de “gemilerin hoş bir rüzgar ile onları alıp götürdüğü..” anlamına gelmektedir. Yine aynı kökten türeyen “cariyetün” kelimesi ise gemi, bulut, rüzgar anlamlarında kullanılmaktadır. <em>(Kaynak: Kuran’ı Kerim LŞügatı, Timaş Yayınları, syf:121)</em> <span> </span></font></span></font></span><span style="font-family: Geneva"><font face="Times New Roman"><span style="font-family: Geneva"><font face="Times New Roman"><span></span><o></o></font></span><span style="font-family: Geneva"><font face="Times New Roman">Dolayısıyla bu kelimeyi sadece gemi olarak çevirmek tam karşılığını vermemektedir. Türkçe’den bir örnek vermek gerekirse “yelkenli” kelimesi bir gemi türüdür. Ama bu kelimenin içinde o geminin nasıl hareket ettiği de anlatılmaktadır. Yelkenli dendiğinde bu tür gemilerin rüzgar ile hareket ettiği ifade edilmiş olur. Benzer şekilde yukarıdaki ayette gemi diye çevrilen “el-cevari” kelimesinin içinde rüzgar ile hareket ettiği ifadesi zaten vardır. Bu anlam kelimenin kökünde mevcuttur. <o></o></font></span><span style="font-family: Geneva"><font face="Times New Roman">Sonuç olarak ayette ifade edilen, o dönemde insanların gördüğü, rüzgarla hareket eden gemilerdir. Zaten o ayette kullanılan ve gemi olarak çevrilen kelimenin kendisi de rüzgarla hareket eden gemi anlamına gelmektedir. <o></o></font></span><span style="font-family: Geneva"><font face="Times New Roman">Bu konuda yapılan eleştirilerin yanlış olduğu ortadadır. Bu eleştirinin dile getirilmesinin sebebi Arapça bilgi eksikliği ve önyargıdır. Eğer ayet önyargısız bakılsa, kastedilen mana kolaylıkla anlaşılmaktadır. Ayrıca kısaca ayette geçen kelimenin kökü incelense konu görüldüğü gibi kolayca çözülebilmektedir. <o></o></font></span></p>
<p></font></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/11/ruzgarla-hareket-eden-gemiler/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>DNA’nın Dili</title>
		<link>http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/09/dna%e2%80%99nin-dili/</link>
		<comments>http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/09/dna%e2%80%99nin-dili/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 08 Apr 2008 20:23:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Administrator</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/09/dna%e2%80%99nin-dili/</guid>
		<description><![CDATA[

 
Atesitlerin 19. yüzyıldan kalma bir önyargıları vardı. &#8220;Bilim geliştikçe insanlar daha fazla inançsızlaşacak ve Tanrı düşüncesinden uzaklaşacaklardır.&#8221; Fakat gelişmeler onların beklediği gibi olmadı. Bilim ilerledikçe yapılan keşifler evrendeki ve canlılıktaki tasarım delilini ortaya koydu. Bir çok bilim adamı  bilgisizliklerinden değil, bilimin getirdiği sonuçlardan dolayı  tasarım delillerini gördüler ve inançlı olmaya tercih ettiler. Bugün “Akıllı Tasarım” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"><strong><span style="font-weight: normal; font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"><strong><span style="font-weight: normal; font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"></span></strong></span></strong></span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"><strong><span style="font-weight: normal; font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"><strong><span style="font-weight: normal; font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"></span></strong></span></strong></span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"><strong><span style="font-weight: normal; font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"><strong><span style="font-weight: normal; font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"><a href="http://kurandaceliskiyoktur.com/wp-content/uploads/2008/04/francis-collins.bmp" title="francis-collins.bmp"><img src="http://kurandaceliskiyoktur.com/wp-content/uploads/2008/04/francis-collins.bmp" alt="francis-collins.bmp" /></a> </span></strong></span></strong></span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"><strong><span style="font-weight: normal; font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"><strong><span style="font-weight: normal; font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma">Atesitlerin 19. yüzyıldan kalma bir önyargıları vardı. &#8220;Bilim geliştikçe insanlar daha fazla inançsızlaşacak ve Tanrı düşüncesinden uzaklaşacaklardır.&#8221; Fakat gelişmeler onların beklediği gibi olmadı. Bilim ilerledikçe yapılan keşifler evrendeki ve canlılıktaki tasarım delilini ortaya koydu. <o></o></span></strong><strong><span style="font-weight: normal; font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma">Bir çok bilim adamı <span> </span>bilgisizliklerinden değil, bilimin getirdiği sonuçlardan dolayı  tasarım delillerini gördüler ve inançlı olmaya tercih ettiler. <o></o></span></strong><strong><span style="font-weight: normal; font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma">Bugün “Akıllı Tasarım” düşüncesi özellikle başta ABD olmak üzere farklı ülkeden ve dinden bir çok bilim adamı tarafından kabul edilmektedir. </span></strong><o></o><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana"><o></o> </span><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Verdana">Bu düşünceye katılan bilim adamlarından birisi de &#8220;İnsan Genomu&#8221; projesinin yöneticisi </span><strong><span style="font-weight: normal; font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma">Francis Collins’in oldu. Keşfindeki tasarım delillerini anlatan ve Eylül ayında yayınlanacak olan kitabına “Tanrının dili” ismini verdi. <o></o></span></strong><strong><span style="font-weight: normal; font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma">Daha önceleri ateist olan Collins, kendi çalışmalarından  etkilenerek, bir yaratıcının varlığına ikna olduğunu <a href="http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=171715">ifade ediyor</a>. <o></o></span></strong><strong><span style="font-weight: normal; font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma">DNA’nın yapısı ve içinde barındırdığı bilgi gerçekten çok etkiliyor. Böyle bir tasarımı görmek, Rabbimizin canlılıktaki hakimiyetini görmek açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. <o></o></span></strong><strong><span style="font-weight: normal; font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma">Daha önce bu konuda yazdığım bir yazıyı bu vesile ile sizlerle yeniden paylaşmak ve tüm canlıların hücrelerinde bulunan bu tasarım delilini tekrar hatırlatmak istiyorum. <o></o></span></strong></span></strong></span></strong></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><strong><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"></span></strong></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><strong><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"> DNA’nın Dili</span></strong></p>
<p><span id="more-81"></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma">2001 yılı şubat ayında insan Genom Projesinin sonuçları bir basın toplantısıyla dünyaya duyruldu. Bu toplantıda bir konuşma yapan dönemin ABD başkanı Bill Clinton “Tanrı’ın yaşamı yarattığı dili öğreniyoruz’’ diyerek başladığı sözlerini “Tanrı’ın en kutsal armağanının ne kadar harika, güzel ve karmaşık olduğunu daha yakından anlıyoruz’’ diyerek tamamlamıştı.</span><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"><strong>DNA’nın yapısı tüm bilim adamlarını hayrete düşürmüştü. Fakat bu yapının ötesinde insanları hayrete asıl nokta Clinton’un dediği gibi canlılığa ait bir dilin var olması oldu. Şimdi insan bedeninin yapı taşılarından başlayarak canlılığın dilini anlamaya çalışalım. Hücreler temelde proteinlerden oluşmaktadır. Proteinler ise aminoasid denilen moleküllerin belli şekillerde bir araya gelmelerinden oluşurlar.. <span id="more-64"></span>Doğada bulunan 200 farklı aminoasidin içinden sadece 20 tanesi proteinlerde bulunmaktadır. İnsanlar varlığını sürdürebilmesi içinde bu aminoasidlerden oluşan proteinlerin hücrelerde sürekli üretilmesi gerekmektedir. Eğer bunlar üretilmezse ne hücreler kendilerini çoğaltabilir ne de varlıklarını sürdürebilir.</strong></span><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"><strong>Hücrelerin çekirdeklerinde bulunan DNA’larda bu proteinlerin ne şekilde üretileceklerini gösteren bilgilerin saklandığı birer bilgi bankasıdır. DNA molekülü, etrafında döner bir merdiven gibi kıvrılmış iki iplikçikten oluşur. Özel olarak paketlenmiş olan bu DNA açılsaydı yaklaşık 2 metre uzunluğa ulaşabilirdi. DNA’yı oluşturan Bu merdivenin trabzanları şeker ve fosfat moleküllerinden meydana gelmiş olup, nitrojenli bazlardan oluşan basamaklarla birbirlerine bağlanırlar.</strong></span><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"><strong>Merdiveni basamakları adenin (A), guanin(G), Sitozin (c) ve timin (T) isimli 4 farklı bazdır. İşte DNA’da bulunan bilginin alfabesini de bu 4 farklı baz oluşturur. Tüm DNA molekülü boyunca diziler bu bazlar sıralandığında ortaya son derece uzun bir yazı çıkmaktadır.<br />
Eğer tüm bu bilgi ansiklobedi sayfalarında yazılmış olsaydı toplam 1milyon ansiklopedi sayfasını doldurabilirdi. Her gün, 24 saat boyunca, hiç durmadan, her saniyede insanın gen bilgilerinden bir tanesi okunacak olsa, bu işlemin tamamlanması için 100 yıl geçmesi gerekmektedir. DNA’daki bilginin kitap haline getirildiğini varsaydığımızda ise, bu kitapları üst üste koyduğumuz takdirde, kitapların yüksekliği 70 metreye erişecektir.</strong></span><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"><strong>DNA kromozom adı verilen 23 çift özel bölümden oluşmaktadır. Eğer DNA ‘yı her biri ortalama yaklaşık 46 bin sayfadan oluşan 23 ciltlik bir dev ansiklopedi setine benzetirsek , her cildi de kromozoma benzetebiliriz. kromozomlar ise genlerden oluşmaktadır. Bunları da ansiklopedi içindeki cümleler gibi düşünebiliriz.</strong></span><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"><strong>Her gen, karşılığı olduğu protein türüne göre, sayıları 1000 ile 186.000 arasında değişen nükleotidlerin özel bir sıralamada dizilmesinden oluşur. Genlerdeki bu harflerin sıralanışı özel üçlü sisteme göre olmaktadır. Her üçlü grup proteinin yapı taşı olan bir aminoasidi kodlar. Örneğin “ATT” bir aminoasidi kodlarken “AGA” farklı bir aminoasidi kodlamaktadır. 20 farklı aminoasidin birbirinden farklı kodları vardır. Her genin başında ise aynı zamanda her insan proteininin de başında bulunan metionin aminoasidini kodlayan üçlü grup bulunmaktadır. Genin sonunda ise proteinin bittiğini belirten özel bir üçlü grup bulunmaktadır. Bunu cümlelerin sonunda konulan nokta işaretine benzetebiliriz. Bunlar DNA’nın dilinin gramer kurallarından sadece birkaçıdır. Burada söz ettiğimiz kuralların gözle görülmeyecek kadar küçük hücrelerimizin içindeki çekirdeklerde saklı olan, açıldığında iki metre uzunluğu ulaşan bir iplikçiğin üzerinde bulunan toplam 3 milyar kimyasal harften meydana gelmiş olduğunu tekrar hatırlatmak istiyoruz. Şimdi bu noktada durup düşünelim.</strong></span><span style="font-size: 10pt; color: black; font-family: Tahoma"><strong>İki metre uzunluğunda olmasına rağmen özel olarak paketlenerek hücre çekirdeğine sığdırılmış DNA kendi kendine oluşabilir mi? Böyle bir iplikçikte 1 milyon ansiklopedi sayfası bilgi kendi kendine oluşabilir mi? Bu bilgiye ait bir dil ve bu dile ait gramer kuralları kendi kendine oluşabilir mi? Bu üç sorununda cevabı elbette ki hayırdır. Üst üste duran üç tane taş görüldüğünde insanın aklına ilk gelen bunları birirnin bu şekilde yerleştirmiş olduğu düşüncesiyken, DNA’da böyle bir yapının, böyle bir bilginin ve gramer kurallarının kendiliğinden meydana geldiğini düşünmek akıl dışıdır. Burada üstün bir yaratılış ve tasarım vardır ve bizlere bir yaratıcının varlığını gösterir. Bir Kuran ayetinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:</strong></p>
<p><strong>Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her şeyin üzerinde Rabbinin şahid olması yetmez mi? ( Fussulet Suresi, 53)</strong></p>
<p><strong>Sahip olduğumuz bedenimiz , onu oluşturan sistemler, onu oluşturan organlar, onu oluşturan dokular ve onu oluşturan hücrelerin herbiri bizim nefislerimizde Rabbimizin gösterdiği ayetlerindendir. Onun tüm yüceliği karşısında bize düşen ise sadece Rabbimize yönelmemizdir.</strong></p>
<p><o></o></p>
<p></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/09/dna%e2%80%99nin-dili/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Fikir Kalpazanı Ve Sahte Kitabı</title>
		<link>http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/06/fikir-kalpazani-ve-sahte-kitabi/</link>
		<comments>http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/06/fikir-kalpazani-ve-sahte-kitabi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 06 Apr 2008 10:20:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Administrator</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/06/fikir-kalpazani-ve-sahte-kitabi/</guid>
		<description><![CDATA[  Din konusunda eleştirilen içeren bir çok kitap yayınlanmaktadır. Vaktim elverdiği ölçülerde bu tarz kitapları okuyup incelemeye çalışıyorum. Bu kitaplarda genelde kullanılan en önemli yöntem, ayetleri yanlış yorumlamak ve konunun bağlamından kopartarak anlatılmaya çalışılanları  çarpıtmaktır. Bu yöntemi özellikle İlhan Arsel kitaplarında sürekli kullanmaktadır. Hatta bir aşama ileri geçmiş ve ayetlerde söylenmeyen şeyleri sanki söyleniyormuş gibi yorumlayıp, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><font face="Times New Roman"><o></o></font> <o></o><font face="Times New Roman"> </font><font face="Times New Roman">Din konusunda eleştirilen içeren bir çok kitap yayınlanmaktadır. Vaktim elverdiği ölçülerde bu tarz kitapları okuyup incelemeye çalışıyorum. Bu kitaplarda genelde kullanılan en önemli yöntem, ayetleri yanlış yorumlamak ve konunun bağlamından kopartarak anlatılmaya çalışılanları<span>  </span>çarpıtmaktır. Bu yöntemi özellikle İlhan Arsel kitaplarında sürekli kullanmaktadır. Hatta bir aşama ileri geçmiş ve ayetlerde söylenmeyen şeyleri sanki söyleniyormuş gibi yorumlayıp, onun üstüne eleştirilerini Arsel inşa etmeye çalışmaktadır. </font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">İlhan Arsel in son kaleme aldığı kitap olan “Şeriatçı ile mücadele el kitabı” isimli kitabında yine aynı yöntemi kullanmakta. </font></p>
<p><span id="more-80"></span></p>
<p><o></o><font face="Times New Roman"> </font><font face="Times New Roman">SAVAŞIN SINIRLARI<o></o></font><o></o><font face="Times New Roman"> </font></p>
<p><font face="Times New Roman">Kitabında İslam dinini hoşgörüsüz, savaş emreden bir din olarak göstermeye çalışan yazar, ayetlerin tüm insanları öldürmeyi emrettiği iddiasını şöyle ifade ediyor:</font></p>
<p><font face="Times New Roman"> <o></o></font><o></o><strong><em><font face="Times New Roman"> </font><font face="Times New Roman">…. İslam’dan gayri gerçek din diye bir şey<span>  </span>kabul etmez. Başka dinleri( örneğin Yahudiliği, Hıristiyanlığı) “tahrif edilmiş dinler” ve bu dinlere yönelenleri “kafir” ve “cehenemlik” ve hatta “öldürmelik” olarak görür. Bütün bunlar bir yana, yeryüzünde İslam’dan gayri bir din kalmayıncaya ve bütün insanlar İslam olana kadar savaşmayı emreder. ( Bakara Suresi, ayet 190-191) ( Şeriatçı ile mücadele el kitabı, İlhan Arsel, Kaynak yayınları, sayfa, 18) </font></em></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong><em><font face="Times New Roman"><o></o></font></em></strong><o></o><font face="Times New Roman"> </font><font face="Times New Roman">İlhan Arsel bu yorumunda Bakara suresindeki bir ayeti kendine delil göstermeye çalışmaktadır. İsterseniz ilk başta bu ayete bakalım sonra ne derece delil olup olmadığını inceleyelim. </font></p>
<p><font face="Times New Roman"><o></o></font><o></o></p>
<p><font face="Times New Roman"><strong><em>Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir. Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kafirlerin cezası işte böyledir. (Bakara Suresi, 190-191)</em></strong></font></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong><em><font face="Times New Roman"><o></o></font></em></strong><o></o><font face="Times New Roman"> </font><font face="Times New Roman">Ayet okunduğunda konu rahatlıkla anlaşılmaktadır. Müslümanlarla savaşanla Allah savaşmayı emreder. Yani burada saldırgan taraf Müslümanlar değildir. Zaten Kuran ayetlerine göre yapılacak olan bir savaş ancak savunma amaçlı olabilir. 191 ayet okunduğunda burada Müslümanlar mağdur edildiği kendi topraklarından çıkartıldığı anlaşılmaktadır. Allah sizin çıkartıldığınız yerden siz de çıkartın diyerek, Müslümanların işgal edilmiş topraklarını tekrar almak için savaşmalarını öğütlediği anlaşılmaktadır. 192. ayette ise olayın bir başka boyutu vurgulanmaktadır. <o></o></font><o></o><font face="Times New Roman"> </font></p>
<p><strong><em><font face="Times New Roman"><span> </span>Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir. (Bakara Suresi, 192)<o></o></font></em></strong><o></o><font face="Times New Roman"> </font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Eğer savaştan karşı taraf vazgeçerse buna Müslümanların da son vermesi gerektiğini Allah vurgulamaktadır. Dolayısıyla yukarıda alıntılar gerçeği yansıtmadığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Ayette farklı bir şey anlatılırken, yazar farklı bir şey anlatarak konuyu çarpıtmaktadır.</font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">İlhan Arsel kitabının başka bir yerinde yine Bakara suresindeki bu ayetlere atıf yaparak konuyu şöyle çarpıtmaktadır. </font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p><o></o><font face="Times New Roman"> </font><strong><em><font face="Times New Roman">Eğer İslam dini zorlama bir din değilse, yeryüzü İslam olana kadar Müslümanları savaşmaya zorlayan buyruklara ne demeli?<span>  </span>Örneğin Bakara Suresinin 191. ayetinde şöyle: Fitne (kafirlik) kalmayana, yalnız Allah’ın dini (İslamiyet) ortada kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerse( kafirlikten vazgeçip İslam olurlarsa) sataşmayın….. ( Şeriatçı ile mücadele el kitabı, İlhan Arsel, Kaynak yayınları, sayfa, 34)<o></o></font></em></strong><strong><em><o></o><font face="Times New Roman"> </font></em></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Arsel ayetin mealine yaptığı ilavelerle konuyu tamamen çarpıtmaktadır. Fitne kelimesinin yanına parantez içinde “kafirlik” ifadesini ekleyip bu savaşın tüm inkar edenlere karşı bir savaş olduğunu göstermeye çalışır. Oysa fitne<span>  </span>karşı tarafın saldırmasıdır. Yani onların savaşmasıdır. Bu kalkana kadar savaşı Allah emreder. Yani fitnenin onların Müslümanlara saldırmasının ortadan kalkmasına kadar, onlarla Müslümanlar savaşmalıdır. <span> </span>Ayetin devamında ise eğer karşı taraf bu savaştan vazgeçerse sizde vazgeçin diye Allah hatırlatmaktadır. Fakat Arsel burada da ciddi bir tahrifat yapar ve parantez içince yaptığı ilavelerle konuyu çok farklı bir noktaya çeker. “Vazgeçerlerse” ifadesinin yanına parantez içinde “kafirlikten vazgeçip İslam olurlarsa” diye bir ekleme vardır. Fakat ayetin orijinalinde böyle bir ilave olmadığı gibi, ayette de böyle bir anlatım yoktur. </font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Ayette anlatılanlar tamamen çarpıtılarak, söylenmeyen sözler ilave edilerek, uydurma bilgilerle Arsel kendi fikirlerine delil oluşturmaya çalışmaktadır. </font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Arsel’in burada yaptığı iftira atmaktır. Gerçek olmayan (kalp) sözleri ayete ilave ederek açıkça yalan söylemektedir. </font></p>
<p><o></o><font face="Times New Roman"> </font><o></o><font face="Times New Roman"> </font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">TEVBE SURESİNDE ANLATILAN</font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Arsel’in kitabını okurken konuları çarpıtmasının dışında dikkati çeken diğer bir yanı da İslam hakkındaki ciddi bilgisizliğidir. Tevbe Suresindeki ayetler için şöyle bir yorumu vardır:</font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p><o></o><font face="Times New Roman"> </font><strong><em><font face="Times New Roman">Muhammed’in getirdiği buyruklara göre müşrikler mutlaka öldürülmelidirler; nerede bulunurlarsa yakalanıp, yok edilmelidirler; meğer ki Müslümanlığı kabul etsinler. Kuran’da<span>  </span>şöyle yazılıdır: <o></o></font></em></strong><strong><em><font face="Times New Roman">Haram aylar çıkınca; müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalyın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tövbe eder; namazı dosdoğru kılar, zekatı da verirlerse, artık onları serbest bırakın. ( Tevbe Suresi, ayet 5)<o></o></font></em></strong><strong><em><o></o><font face="Times New Roman"> </font></em></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Eğer Arsel lütfedip tevbe suresini baştan okusaydı ve konuda ne anlatıldığını anlamaya çalışsaydı, yukarıdaki cahil yorumları yapmamış olurdu. </font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Aslında Arsel Tevbe Suresinde nelerin anlatıldığını çok iyi bildiğini düşünüyorum. Fakat bu bilgiler onun işine gelmemektedir. Onun yerine kendisi sahte (kalp) sözler uydurup ayetlerin içinde sıkıştırmaktadır. </font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Yukarıdaki ayetler yine savaş durumundan söz edilen ayetlerdir. Haram aylar kavramı da bunu anlatmaktadır. Haram aylar bir arap geleneğiydi. Araplar sürekli savaş yaptıkları için bazı ayları haram kılmış ve bu aylarda savaşmayı yasaklamışlardır. İslam dini geldiğinde de Müslümanlar bu kurala uymuşlardır. Onlara savaşan, saldıran kişilere karşı savaşılmıştır. Onlar savaşı haram aylar gelince bırakınca Müslümanlar da bırakmıştır. Ama bu ay çıkınca savaş içinde oldukları gruplarla savaşmaya devam edilmiştir. Çünkü karşısındaki insanlar buna Müslümanlara karşı savaş içindedirler. </font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Burada da saldıran taraf Müslümanlar değildir. Allah saldıranlara karşı Müslümanların caydırıcı olması gerektiğini söylemektedir. Savaş sonucunda esir düşünler içinden eğer Müslüman olanlar varsa onların bırakılmasını Allah Müslümanlara buyurmaktadır. Eğer savaştıkları bir gruptan esir olanlar varsa, bunların esir olarak tutulması doğal bir haktır. Eğer bu insanlar eski dinlerine devam etseler ve saldırganlıklarını sürdürseler, bırakıldıklarında tekrar Müslümanlara saldıracaklardır. Allah onlar için bir hüküm belirtmemektedir. Onların durumu savaş sonrası anlaşmaya bağlı olacaktır. </font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Günümüzde de savaşlarda insanlar esir düşerler, işledikleri suçlara karşılık savaş sonuna kadar esir tutulurlar. Bu son derece doğal bir durumdur. Size saldıran bir kişiyi teslim aldıktan sonra, hala savaş devam ederken bu kişileri serbest bırakmak, bu size tekrar saldıracak kişiler ortaya çıkartmak olur. Bu kadar basit bir durumu anlamayıp, dini eleştirmeye kalkmak, en basit açıklamasıyla cahilliktir. </font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Tevbe suresinde anlatılanlar böyleyken, kitap boyunca Arsel bu tevbe suresinin 5. ayetini sürekli örnek verir. Bu ayeti kitap boyunca bir çok defa işler. Fakat ilk başta da söylediğim gibi bu sahte( kalp) bilgidir. Sahte bilginin üstüne kurduğu mantıkların tümü de dolayısıyla yanlıştır. </font></p>
<p><o></o></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">DİN DEĞİŞTİRENLERİN DURUMU</font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Din değiştirip, İslam dini dışında bir dini kabul edenlerin durumu için farklı mezheplerin uygulamaları vardır. Bu konuda uydurulmuş ve Kuran ile çelişen bir çok uydurma hadis vardır. Bazı mezhepler geleneksel öğretiden hareketle Kuran’da olmayan bazı Kuralları dine mal etmektedirler. Din değiştirip Müslümanlık dışında bir dini kabul edenlerin öldürülmesi kuralı da, Kuran’dan kaynaklanan bir kural değildir. Bu konuda dini bir hüküm yoktur. Dinde bir zorlama olmayacağı gibi, isteyen istediği dini seçip ona yönelebilir. Bir insan olarak bu herkesin doğal bir hakkıdır. </font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">İlhan Arsel farklı mezheplerdeki uygulamalardan yola çıkarak, bu yanlış yorumu Kuran’a mal etmeye çalışır. Kuran’da bu konuda bir ayet olmadığı için, en sık bavurduğu şeye başvurur ve ayetlerin anlamını çarpıtır. Ayetlerde söylenmeyen sözleri ona mal eder. Bakar Suresi 217. ayette geçen bir ifadeyi bakın Arsel nasıl yorumlamaktadır. </font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p><o></o><font face="Times New Roman"> </font><strong><em><font face="Times New Roman">Şeriatçılar Müslüman olmamanın ya da İslam’dan çıkmasının cezasının, bu dünyada değil fakat sadece ölüm sonrasında cehenneme atılmak suretiyle verileceğini söyler ve bakara suresi’nin 217. ayetini örnek verirler. Ayet şöyle: <o></o></font></em></strong><strong><em><font face="Times New Roman">“….sizden kim dininden döner vekafir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı olarak kalırlar…”<o></o></font></em></strong><strong><em><font face="Times New Roman">(Bakara Suresi, ayet 217)<o></o></font></em></strong><strong><em><font face="Times New Roman">Oysa yine yalan. Çünkü bu ayet sadece cehenneme atılmayı değil, “cezanın bu dünyada da” verileceğini belirtiyor.Zira ayette şu tümce bulunmaktadır.<o></o></font></em></strong><strong><em><font face="Times New Roman">“… onların yaptıları işler dünyada da.. boşa gider…” ( Şeriatçı ile mücadele el kitabı, İlhan Arsel, Kaynak yayınları, sayfa, 24)<o></o></font></em></strong><o></o><font face="Times New Roman"> </font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Arsel’in mantığını anlamak gerçekten oldukça zor gözüküyor. “Bu dünyada yaptıkları da boşa gider” ifadesinden nasıl olup da, bu dünyada da cezalandırılacaklar, öldürülecekler sonucuna vardığını anlaşılamamaktadır. </font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Müslümanları yalan ile itham etmesine rağmen, yalan söyleyen kendisidir. Kendi kafasından şeyler uydurup bunu gerçekmiş gibi pazarlamaya çalışır. </font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Herhalde İlhan Arsel, bu konuda iddialarını destekleyecek bir şey bulamadığı için, bir cümleden yola çıkarak böyle mantık atlamalarıyla hayali sonuçlara ulaşmaya çalışmaktadır. Ama ulaştığı sonuç tamamen yanlıştır. Kuran’a göre isteyen istediği dini seçebilir. Allah tevhit inancı dışında bir inanç seçenlerin, Allah’ın dışında başka ilahlara tapanların, bu dünyada yaptığı işlerin boşa çıkacağını, bunların yaptıklarından dolayı ahirette bir karşılığı göremeyecekleri ayetlerde ifade edilmektedir. </font></p>
<p><o></o></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">KURAN’A GÖRE SAVAŞIN SINIRLARI</font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Kuran’da savaşın sınırları açıkça bildirilmektedir. Bu konuda daha önce yazdığım bir yazıyı tekrarlamak <span> </span>istiyorum :</font></p>
<p><o></o></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">“Kur’an’daki savaş ile ilgili ayetler inkarcılar tarafından kasıtlı olarak çarpıtılıp kullanılmaya çalışılmaktadır. Ayetlerdeki ifadeler metnin ana akışından koparılarak farklı yorumlanır. Oysa bu ayetler Kur’an’ın genel mantığı ve konunun akışına göre değerlendirilse durum daha bir açıklık kazanacaktır. Tevbe suresinde ki ayet şöyledir:</font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p><o></o><font face="Times New Roman"> </font><strong><em><font face="Times New Roman">Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini (İslam’ı) din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın. (9 Tevbe Suresi, 29) </font></em></strong></p>
<p><strong><em><font face="Times New Roman"><o></o></font></em></strong></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Ayetteki ifadeye dikkat edilirse burada savaşmanın emredildiği insanlar tüm kitap ehli değildir. Bunlar kitap verilenlerden bir gruptur. Bunlarla savaşmak istenmesinin nedeni yine onların Müslümanlarla savaşmalarından dolayıdır. Eğer Tevbe suresi başından itibaren okunursa konu daha iyi anlaşılacaktır.<br />
Savaş ile ilgili ayetleri Kuran’ın bütünlüğü içinde değerlendirmek lazımdır. Tüm bu iddiaların aksine Kuran’a göre savaş savunma amaçlı yapılmalıdır. Başka insanların topraklarını fethetmek için yapılan savaş Kuran’a göre dini bir savaş olamaz. Tarih boyunca fetih amaçlı İslam devletleri bazı savaşlar yapmış olabilir. Fakat bunların hepsi dini savaşlar değil, siyasi savaşlardır. Allah bu tarz bir savaşı yasaklamaktadır. Bakara suresinde şöyle buyrulmaktadır:<br />
Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah, aşırı gidenleri sevmez.Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir. Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kafirlerin cezası işte böyledir. Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir. (Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur. (2 Bakara Suresi , 190-193)<br />
Bu ayetlerden anlaşıldığı gibi savaş ancak savaşanlara karşı yapılır. Üstelik bu savaşta aşırılığa gidilmemesi için Allah, inananları uyarmaktadır. Savaş esnasında karşı taraf savaşa son verip aman dilerse, Müslümanlar buna uyar ve savaşa son verirler. Kuran’da savaşın ancak savunma amaçlı olduğunu yukarıdaki ayetlerde görmüştük. Bunun dışında saldırı olduğunda ise Allah Müslümanların bu saldırganlığa karşı cevap vermelerini ve tüm güçleriyle bu saldırganlarla savaşmalarını ister. Tevbe suresindeki ayetler şöyledir:</font>
</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><strong><em><font face="Times New Roman">Yeminlerini bozan, elçiyi (yurdundan) sürmeye çabalayan ve sizinle ilk defa (savaşa) başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Korkuyor musunuz onlardan? Eğer inanıyorsanız, kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır. Onlarla çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle azarlandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü’minler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun. Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9 Tevbe Suresi, 13-15)<o></o></font></em></strong></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Savaşta kararlı ve güçlü olmanın hem savaşın daha çabuk bitmesini sağlayacağı, hem de muhtemel savaşlar için caydırıcı bir örnek oluşturacağı açıktır. Saldırganlara karşılık vermek ve onları bu hareketlerine pişman etmek sonuçta barışı korumak için en doğru yol olacaktır.<br />
Bunun dışında bir de Allah, Müslümanlardan zayıf bırakılmış, eziyet gören, muhtaç insanlar için yine onları koruma amaçlı savaşa izin vermektedir:</font>
</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><strong><em><font face="Times New Roman">Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahip) gönder, bize katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (4 Nisa Suresi, 75)<o></o></font></em></strong></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Bu tür bir savaş da şiddetten değil aksine merhametten doğmaktadır. Zalimliğe karşı İslam, mazlumu kuşatıcı ve koruyucu olunmasını inananlara öğütler. Barış durumunda ise Allah, iman edenlerden iyiliği ve adaleti ister. Burada amaç savaşa karşı barışın korunup muhafaza edilmesidir:</font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><strong><em><font face="Times New Roman">Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. (60 Mümtehine Suresi, )<o></o></font></em></strong></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">Karşınızdaki grup hangi dinden olursa olsun eğer barış içinde yaşamak istiyorsa, bunlara karşı inananların yaklaşımı Kur’an’a göre sadece dostane bir yaklaşım olabilir. Dolayısıyla bu ayetler bir bütünlük içinde okunup değerlendirildiğinde ortada bir çelişki yoktur.”</font></p>
<p><o></o></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">FİKİR ADAMI MI? YOKSA<span>  </span>FİKİR KALPAZANI MI?</font></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt" class="MsoNormal"><font face="Times New Roman">İlhan Arsel sahte ( kalp) iddialardan yola çıkarak yaptığı eleştirilerin benzerlerini kitabının değişik yerlerinde sürekli tekrarlamıştır. Bunların tümüne teker teker cevap vermek yerine, bu birkaç örneğin yeterli olduğunu düşünüyorum. </font></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: 'Times New Roman'">Maalesef bu yazar kendisini bir “fikir adamı” gibi göstermekte, yanlış bilgilerle dolu kitaplarıyla dini eleştirdiğini zannetmektedir.. Fakat Arsel bir “fikir adamı” olmanın çok uzağındadır. Çünkü sahte( kalp) iddilarla kendisine hayali eleştriler üretmektedir. Bu yöntemi kullandığı için Arsel “fikir adamı” olarak değil de “fikir kalpazanı” olarak değerlendirilmesinin daha uygun olacağını düşünüyorum. Yazdığı bu ve benzeri kitapları da kalpazanlık ürünü olan “sahte kitaplar” olarak </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/06/fikir-kalpazani-ve-sahte-kitabi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Darwin&#8217;in Kara Kutusu&#8221; Kitabının Tam Metni</title>
		<link>http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/03/21/darwinin-kara-kutusu-kitabinin-tam-metni/</link>
		<comments>http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/03/21/darwinin-kara-kutusu-kitabinin-tam-metni/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 21 Mar 2008 10:56:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Administrator</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Featured]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/03/21/darwinin-kara-kutusu-kitabinin-tam-metni/</guid>
		<description><![CDATA[National Review dergisi tarafından 20. yüzyılın en önemli 100 kitabından biri olarak gösterilen Micheal Behe&#8217;nin Kaleme aldığı Darwin&#8217;in kara kutusu isimli kitabın tam metnini buradan okuyabilirsiniz.

Kitabın tamamını bu linkten bilgisayarınıza indirebilirsiniz. 
DARWİN’İN KARA KUTUSU

İÇİNDEKİLER
Önsöz ix
KISIM I: KUTU AÇILIYOR
1. Liliput Biyolojisi
2. Vidalar ve Cıvatalar 
KISIM II: KUTUNUN İÇİNDEKİLERİ İNCELERKEN
3. Haydi Çekin Kürekleri
4. Kandaki Rube Goldberg
5. Buradan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>National Review dergisi tarafından 20. yüzyılın en önemli 100 kitabından biri olarak gösterilen Micheal Behe&#8217;nin Kaleme aldığı Darwin&#8217;in kara kutusu isimli kitabın tam metnini buradan okuyabilirsiniz.<br />
<span id="more-77"></span></p>
<p>Kitabın tamamını bu <a href="http://kurandaceliskiyoktur.com/dblackbox.rar">linkten</a> bilgisayarınıza indirebilirsiniz. </p>
<p>DARWİN’İN KARA KUTUSU<br />
<a href="http://kurandaceliskiyoktur.com/wp-content/uploads/2008/03/darwins_black_box.gif"><img src='http://kurandaceliskiyoktur.com/wp-content/uploads/2008/03/darwins_black_box.thumbnail.gif' title='' alt='' /></a></p>
<p>İÇİNDEKİLER</p>
<p>Önsöz ix</p>
<p>KISIM I: KUTU AÇILIYOR<br />
1. Liliput Biyolojisi<br />
2. Vidalar ve Cıvatalar </p>
<p>KISIM II: KUTUNUN İÇİNDEKİLERİ İNCELERKEN<br />
3. Haydi Çekin Kürekleri<br />
4. Kandaki Rube Goldberg<br />
5. Buradan Oraya<br />
6. Tehlikeli Bir Dünya<br />
7. Ölüm Yolu</p>
<p>KISIM III: KUTU BİZE NE SÖYLÜYOR?<br />
8. Yayınla veya Yasakla<br />
9. Akıllı Dizayn<br />
10. Dizayn Hakkında Sorular<br />
11. Bilim, Felsefe, Din</p>
<p>Ek: Hayatın Kimyası<br />
Notlar<br />
Bilgilendirme<br />
İndeks</p>
<p>ÖNSÖZ<br />
BİR MOLEKÜLER FENOMEN<br />
Bilimin doğayı anlama konusunda başardıklarını anlatmak artık neredeyse sıradan hale geldi. Fizik kanunları artık o kadar iyi anlaşıldı ki, uzaya fırlatılan insansız uydular ile dünyadan milyarlarca kilometre ötesinin fotoğrafları çekilebiliyor. Bilgisayarlar, telefonlar, elektrikli aletler ve adı geçmeyen pek çok örnek; doğanın güçleri üzerinde teknoloji ve bilimin uzmanlığını deniyorlar. Ayrıca aşılar ve yüksek teknolojiyle üretilen yiyecekler, insanlığın en eski tarihinden beri rastlanan hastalıkların ve açlığın sona ermesini sağlamış durumda - en azından dünyanın bazı yerlerinde. Moleküler biyoloji alanındaki son buluşlar neredeyse her hafta yayınlanıyor ve böylece genetik hastalıklar ve dahasına biyolojik çözümler bulma umudu doğuyor.<br />
Fakat bir şeyin nasıl çalıştığını öğrenmek, onun nasıl meydana geldiğini anlamaya yetmez. Örneğin, güneş sistemindeki gezegenlerin haraketleri ince detaylarına kadar eksiksizce ölçülebilir; ancak, güneş sisteminin kökeni, (güneş, gezegenler ve bunların uydularının ilk olarak nasıl şekillendikleri sorusu) halen tartışılmaktadır. Bilim sonunda bilmeceyi çözecektir. Gündemdeki soru işareti ise hala bir şeyin varlık nedeninin, günlük işlevlerinin anlaşılmasından farklı olduğudur.<br />
Bilimin doğa üzerinde yaptığı çalışmalar ve uzmanlığı nedeniyle, pek çok insan bunun hayatın ve doğanın kökenini de açıklayabileceğini düşündü. Darwin&#8217;in doğal seleksiyon ve varyasyon ile yaşamın gelişiminin açıklanabileceği önerisi, bir yüzyıldır akademik çevrelerde kabul görmüştür. Fakat bundan on yıl öncesine kadar bile yaşamın temel mekanizmaları hala sırlarını korumaktadır.<br />
Modern bilim sonunda yaşamın moleküler bir fenomen olduğunu öğrenmiştir: Bütün organizmalar, vidalar ve cıvatalar gibi görev yapan moleküllerden oluşmuş ve biyolojik sistemlerin dişlileri ve makaraları olmuşlardır. Daha gelişmiş organizmalarda bulunan kan dolaşımı gibi karmaşık biyolojik sistemler de vardır. Ama yaşamın gizli minik detayları, biyomoleküllerin uzmanlık alanıdır. Bu nedenle molekülleri inceleyen biyokimya bilimi, yaşamın bütün yapılanmasını açıklama göreviyle hareket eder.<br />
1950&#8242;lerin ortalarından beri biyokimya bilimi, moleküler düzeyde yaşamın çalışmalarını açıklığa kavuşturmaktadır. Darwin, türler arasındaki çeşitliliğin nedenleri konusunu gözardı etmişti (kendi teorisinin gereklerinden biri olmasına rağmen),  ancak biyokimya bunun moleküler temellerini attı. 19. yüzyıldaki gelişim derecesiyle bilim; görme, bağışıklık sistemi veya hareket mekanizmaları gibi sistemlerin işleyişlerini dahi tahmin edemiyordu. Modern biyokimya ise bu ve benzeri fonksiyonları gerçekleştiren moleklüllerin tanımlanmasına yol açmıştı.<br />
Önceleri, yaşamın temellerinin basit bir esasa dayalı olduğu düşünülmekteydi. Oysa bu beklenti artık tamamen yok olmuştur. Görme, hareket mekanizmaları ve diğer biyolojik fonksiyonların, televizyon kameraları ve otomobillerden daha az karmaşık olmadığı kanıtlanmıştır. Bilim, yaşamın kimyasının nasıl şekillendiğini anlayabilmek için oldukça büyük atılımlar yapmıştır. Fakat biyolojik sistemlerin moleküler seviyedeki hassas düzeni ve karmaşıklığı, bunların kökenlerinin açıklanması konusunda bilimi felce uğratmıştır. Bu nedenle kompleks biyomoleküler sistemlerden herhangi birinin başlangıcı hakkında bir araştırma girişimi olmamıştır. Pek çok bilimadamı kendilerine fazlaca güvenerek, açıklamaların çoktan ellerinde olduğunu öne sürmüştür. Veya çok yakında bu açıklamalara ulaşacaklarını söylemişler fakat profesyonel bilim literatüründe iddialarına bir destek bulamamışlardır. Daha önemlisi, sistemlerin kendi yapıları incelendiğinde, yaşam mekanizmalarının Darwin&#8217;ci bir yaklaşımla asla açıklanamayacağı ortadadır.<br />
Evrim esnek bir kelimedir. Bu kelime bazıları tarafından bir şeyin zamanla değişmesi anlamında kullanılabilir; ya da diğerlerince tüm canlıların tek bir atadan geldiği iddiası anlamındadır. Bu iddiada, değişimlerin hangi mekanizmalarca nasıl gerçekleştiği belirtilmemiştir. Biyolojik anlamı ile evrim ise, cansız bir maddeden yaşamın ortaya çıktığı ve bunun tamamen doğal etkilerle oluştuğu anlamındadır. Bu anlam, kelimeye Darwin tarafından yüklenmiştir ve bilimsel çevrelerde de aynı şekilde kullanılmaktadır. Ben de kitap içinde evrim kelimesini bu yaklaşımları ifade etmek amacıyla kullanacağım.<br />
DETAYLAR İÇİN ÖZÜR<br />
Birkaç yıl önce, Noel Baba (!) ilk oğluma üç tekerlekli bir bisiklet verdi. Ne yazık ki, kendisi oldukça meşgul olduğu için bisiklet parçalarını kutudan çıkaracak ve bir araya getirecek vakti olmamıştı. Bu iş sonuçta bana, yani babaya kaldı. Kutudan bütün parçaları çıkardıktan sonra, kullanım talimatını açtım ve derin bir nefes aldım. Talimat, altı sayfalık detaylı bir metinden oluşuyordu: sekiz farklı boydaki vidayı yan yana dizin, 1 ´ santimlik tornavidayı şaftın içinden geçirin, ve sonra da şaftı bisikletin gövdesinin tam ortasındaki kare boşluğa yerleştirin. Talimatı okumak dahi istemiyordum, çünkü gazete okuduğumda kullandığım göz gezdirme tekniğinin burada işe yaramayacağını tahmin ediyordum - burada bütün iş detaylardaydı. Ama yine de gömleğimin kollarını sıyırdım, bir kutu kola açtım ve çalışmaya başladım. Birkaç dakika sonra bisiklet kurulmuştu. Bu işlem sırasında kitapçıktaki her talimatı defalarca okudum (zihnimde sabitleştirmek için) ve talimatın gerektirdiği bütün tarifleri uyguladım.<br />
Benim talimatlara karşı olan nefretim aslında oldukça yaygındır. Bütün evlerde  video (VCR) olmasına rağmen, pek çok kişi bunları hayatı boyunca programlamamıştır. Bu teknolojik aletler detaylı çalıştırma talimatlarıyla beraber gelir, ancak kitapçıktaki her kelimeyi okuma düşüncesi fazlasıyla yıldırıcıdır. Sonuçta evde bulunan on yaşındaki çocuk duruma el koymak zorunda kalır.<br />
Ne yazık ki biyokimyanın çoğunluğu, talimat kitapçığına benzer. Çünkü en önemli noktalar detaylarda saklıdır. Biyokimya ders kitabına sadece bir göz atmış bir öğrenci, ilk sınavda soğuk terler dökerek tavanı seyretmek zorunda kalacaktır. Kitabı sadece şöyle bir karıştırmak, öğrencinin &#8220;Tripsin tarafından oluşturulan peptid bağların hidrolizinin ana hatlarını çizin&#8221; gibi sorulara cevap hazırlanması için yeterli olmayacaktır. Biyokimyanın, yaşam kimyasının genel prensiplerini anlamaya yarayan özellikleri olmasına rağmen, bu prensipler sizi sadece daha uzaklara götürür. Mühendislikte bir sınıf atlamak, bisiklet kuruluş kitapçığının yerine geçmez, aynı şekilde videonun programlama konusunda da yardımcı olmaz.<br />
Ne yazık ki, pek çok insan biyokimyanın bu detaylarının farkındadır. Kan kanseri hastalığı olan kişiler, kısa yaşamlarında şiddetli ağrılara karşı koyarken vücutlarındaki 146 aminoasitten bir tanesindeki değişikliğin ne derece önemli olduğunun farkındadırlar. Tay-Sachs veya karaciğer yetmezliği, ya da diabet veya hemofili hastalıkları olan çocukların anne babaları, biyokimyasal detaylar hakkında istemedikleri kadar çok şey bilirler.<br />
Bu nedenle, çalışmalarının insanlar tarafından okunmasını isteyen bir yazar olarak bir ikilemle karşı karşıyayım: insanlar detayları okumaktan nefret ediyorlar, fakat biyokimyanın evrim teorisine meydan okuduğu ancak detaylarla anlaşılabilir. İnsanların sevmediği bir kitabı bu nedenle yazdım, amacım onları ikna edecek detayları gözler önüne sermekti. Yine de bahsedeceğim karmaşıklık tecrübeyle daha iyi anlaşılacaktır. İşte bu yüzden, siz saygıdeğer okuyucum; bu kitapta fazlaca detay olacağı için şimdiden özür diliyorum.<br />
Kitap üç bölüme ayrılmıştır. Birinci bölüm bazı ön bilgiler verir ve evrimin neden moleküler düzeyde - biyokimya biliminin temelidir -  tartışıldığını gösterir. Bu bölüm teknik detaylardan uzaktır, göz konusunu tartışırken biraz detaya girilmiştir. İkinci bölümde ise birçok detayın bulunduğu &#8220;örnekler bölümü&#8221; vardır. Üçüncü bölüm, biyokimya alanındaki buluşların incelendiği tekniklikten uzak tartışmaları içerir.<br />
Sonuçta en zor kısım daha çok ikinci bölümde verilmektedir. Bu bölümde öne sürülen fikri daha sağlıklı aktarabilmek için tanıdık, günlük olaylara ve nesnelere benzetmeler yapıyorum. Hatta bu bölümde, biyokimyasal sistemlerin detaylı tanımları en aza indirilmiştir. En ince detayları içeren paragraflar - birçok teknik terimle doludur - okuyucuyu uyarmak için, metinde &#8220;p&#8221; şeklinde işaretlenmiştir. İsteyenler, ikinci bölüme göz gezdirebilirler. Diğerleri ise bölümü tüm detaylarıyla incelemeyi ve tekrar geri dönerek okumayı isteyebilirler. Biyokimya hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler için, birtakım genel biyokimya prensiplerini açıklayan bir &#8220;Ek&#8221; kısmı dahil ettim. Fakat yine de kütüphaneden biyokimyayı tanıtan bir kitap alarak tüm detayları öğrenmenizi tavsiye ederim. </p>
<p>KISIM I<br />
KUTU AÇILIYOR<br />
BÖLÜM 1/ LİLİPUT BİYOLOJİSİ<br />
FİKRİN SINIRLARI<br />
Bu kitap biyokimya alanındaki son buluşlarla köşeye sıkıştırılan Darwin&#8217;in Evrim Teorisi ile ilgilidir. Biyokimya, yaşamın temellerini inceleyen bir bilim dalıdır:  hücreleri ve dokuları oluşturan moleküller; sindirim, fotosentez, bağışıklık sistemi ve diğer birçok işlem için kimyasal reaksiyonları katalize eden moleküller ve dahası. 1950&#8242;lerin ortasından beri biyokimya bilimindeki gelişmeler, dünyayı anlamak için bilimin gücünü arttırdı. Bu durum, ilaç ve tarım sektörüne pratikte pek çok faydalar sağladı. Ancak zaman zaman kendi bilgilerimiz için de bir bedel ödemek zorunda kalırız. Binaların temelleri kazıldığında, bunların üstündeki yapılar sallanır, hatta bazen tamamen yıkılırlar. Bilimler, örneğin fizik, kendi bulgularını keşfettiğinde dünyanın sırlarını anlamaya yarayan eski yöntemler ortadan kaldırıldı, tekrar iyice gözden geçirildi veya sınırlı uygulamalar için kullanıldı. Peki doğal seleksiyon ve evrim teorisine de aynı şey olacak mı?<br />
Önemli fikirlerde olduğu gibi, Darwin&#8217;in fikri de oldukça basittir. Darwin, bütün türler arasında bir çeşitlilik olduğunu gözlemledi: bazı üyeler daha büyük, bazıları daha küçük, bazıları daha hızlı, bazıları daha renkliydi, vb. Sınırlı besin kaynaklarının hepsi için yetersiz olacağını düşünerek, kendilerine bu çeşitlilikte yaşam için savaşma şansı verilmiş olanların daha az güçlü olanlarla rekabet ederek hayatta kalmayı ve üremeyi başardıklarını öne sürdü. Eğer bu varyasyon kalıtsal ise, o zaman türlerin özellikleri zamanla değişecek, ve uzun zaman sonra büyük değişiklikler meydana gelebilecekti.<br />
Bir yüzyıldan daha uzun süreden beri pek çok bilimadamı, hayatın tamamının ya da bütün ilginç özelliklerin, varyasyonlar ve doğal seleksiyon sonucunda oluştuğunu düşünüyordu. Darwin&#8217;in fikri, dünyanın etrafında yaşamın dağılımını ve çeşitliliğini açıklamak için kullanılıyordu, ispinoz gagası, at serisi, güvelerin renkleri ve sınıf farklılıkları da bunlara dahildi. Hatta bu teori, bazı bilimadamları tarafından insan davranışlarının anlaşılması için de genişletilmişti : İntihar eden insanlar neden bunalıma düşer, neden gençler evlenmeden çocuk sahibi olurlar, neden bazı gruplar zeka testlerinde diğerlerinden daha başarılı olur ve neden dini misyonerler evlenemez ve çocuk sahibi olamazlar. Evrimsel düşünceye konu olmamış hiçbir şey kalmamıştır aslında - bir organ veya fikir, görüş ya da duygu olsa bile.<br />
Darwin&#8217;in teorisinin öne sürülmesinden sonraki bir buçuk yüzyılda, evrim ve biyoloji, etrafımızda gördüğümüz yaşamın örneklerinin hesaplanması konusunda büyük bir başarı elde etmiş gibi görünüyor. Bir çoğuna göre, teori zaferle tamamlanmıştı. Ama yaşamın gerçek işlevi hayvanların dış görünümünde veya organlarda gerçekleşmez, bütün canlıların en önemli parçaları gözle görülemeyecek kadar küçüktür. Yaşam detaylarda ve yaşamın detaylarını içeren moleküllerinde yaşanır. Darwin&#8217;in fikri belki atların toynaklarını açıklayabilir, peki acaba yaşamın başlangıcını açıklayabilir mi?<br />
1950&#8242;lerden kısa bir süre sonra bilim, yaşayan organizmaları meydana getiren moleküllerin bir kısmının özellikleri ve şekillerini belirleyebilecek bir noktaya geldi. Yavaş yavaş, uzun çalışmalar sonucu pek çok biyolojik molekülün yapısı keşfedildi ve bunların çalışma yöntemleri sayısız deney ile kanıtlandı. Toplanan sonuçlar ise yaşamın makinalar üzerine kurulu olduğunu göstermektedir. Bu makinalar, moleküllerden oluşmuştur! Moleküler makinalar yüklerini hücre içindeki bir yerden diğerine, yine diğer moleküller tarafından meydana getirilen &#8220;anayollar&#8221; ile taşırlar. Bu arada diğerleri hücreyi bir şekilde sabit tutabilmek için kablo, ip ve makara göreviyle hareket ederler. Makinalar hücreye ait şalterleri açıp kaparlar, bazen hücreyi öldürürler veya aksine gelişmesini sağlarlar. Güneş enerjisiyle çalışan makinalar fotonların enerjisini ele geçirir ve bunları kimyasal maddeler içinde saklarlar. Elektrikli makinalar, akımın sinirlerden geçmesini sağlar. Üretim yapan makinalar kendileri gibi başka moleküler makinaları inşa ederler, ve kendilerini de. Hücre, makinalar kullanarak yüzer, makinalarla kendisini kopyalar, makinalarla beslenir. Kısacası, oldukça karmaşık olan moleküler makinalar her türlü hücresel işlemi kontrol ederler. Yaşamın detaylarının ince ayarı yapılmıştır ve sonuçta yaşamın makinaları oldukça karmaşıktır.<br />
Yaşamın tümü Darwin&#8217;in Evrim Teorisine uyabilir mi? Popüler medya ilginç hikayeler yayınlamaktan hoşlandığı ve bazı bilimadamları kendi keşiflerinin ne kadar büyük ve önemli olduğu konusunda spekülasyon ortaya atmaktan hoşlandıkları için, halkın doğru olanla olmayanı ayırt etmesi oldukça zor olmuştur. Gerçek kanıtı bulabilmek için bilimsel çevrelerce hazırlanmış dergi ve kitapları incelemekte yarar vardır. Bilimsel yazılar, deneyleri birinci elden yayınlamaktadır ve bu konudaki kayıtlar genellikle daha sonra takip edecek abartmalardan uzaktır. Ama daha sonra da belirteceğim gibi, evrim üzerine yapılan bilimsel yayınları incelerseniz ve araştırmanızı moleküler makinalar, yani hayatın temeli üzerine odaklanırsanız; git gide artan bir korku ve kesintisiz bir sessizlikle karşılaşırsınız. Yaşamın karmaşıklığı bunu hesaplama yolundaki bilimin teşebbüslerini felce uğratmıştır, moleküler makinalar Darwin&#8217;in evrensel boyutlarının önüne aşılamaz bir bariyer kurmuştur. Bunun nedenini bulmak için, bu kitapta pek çok ilginç moleküler makinayı inceleyeceğim, daha sonra bunların rastgele mutasyonlar ve doğal seleksiyon ile açıklanıp açıklanamayacağını sorgulayacağım.<br />
Evrim ihtilaflı bir konudur, bu nedenle kitabın başında birkaç temel soruya açıklık kazandırmak gerekmektedir. Pek çok insana göre, Darwin&#8217;ci evrimin sorgunlanması, yaratılış inancını ortaya çıkarmaktadır. Genel olarak anlaşıldığı gibi, yaratılış on bin yıl önceki evrenin yaratılışı inancını kapsar. Bu da, hala oldukça geniş bir kitleyi etkileyen İncil&#8217;in yorumlanmasıdır. Kayıtlara göre, evrenin fizikçilerin söylediği gibi milyonlarca yıllık olduğu yine de şüphelidir. Evrimsel bağlamda organizmaların gelişmeleri ve davranışları üzerine çalışan arkadaşlarımın çabalarına çok saygı duyuyorum ve bana göre evrimci yaklaşıma sahip bu biyologlar, dünyayı anlamamız için oldukça büyük bir işler başarmıştır. Darwin&#8217;in mekanizması - varyasyon ve doğal seleksiyon - pek çok şeyi açıklamaya yeterli değildir ve moleküler yaşamı da açıklayacağına inanmıyorum.<br />
BİYOLOJİNİN KISA BİR HİKAYESİ<br />
Yaşamımızdaki herşey pürüzsüzleştiği zaman, pek çoğumuz içinde yaşadığımız toplumun &#8220;doğal&#8221; olduğunu düşünmeye başlarız ve yaşam ile ilgili fikirlerimizin de doğru olduğuna inanırız. Başka zaman ve başka yerlerdeki insanların nasıl yaşadıklarını ve nelere inandıklarını bilmek zordur. İsyanların yaşandığı dönemlerde, somut gerçekler sorgulandığı zaman dünyadaki hiçbir şeyin bir anlamı olmadığı sanılabilir. Böyle zamanlarda, tarih bizlere güvenilir bir bilginin araştırılmasının uzun, zor ve bitmeyecek bir çaba gerektirdiğini gösterir. Darwin&#8217;in evrimini inceleyebileceğimiz perspektifi geliştirmek için sonraki birkaç sayfa boyunca biyolojinin kısa bir tarihinden bahsedeceğim. Şu bir gerçektir ki, bu tarih kara kutuların zinciri haline gelmiştir; bir tanesi açıldığında bir diğeri açığa çıkar.<br />
Kara Kutu, işe yarayan bir alet için garip bir isim, ama içerdiği işleyiş ise gizemlidir çünkü bazen çalışmalar görünmez ve hatta anlaşılamaz. Bilgisayarlar kara kutuya güzel bir örnektir. Pek çoğumuz bu mükemmel makinaların nasıl çalıştıklarını dahi bilmeden kullanırız. Yazı yazarken, grafikler oluştururken veya oyun oynarken, kasanın içinde olup bitenleri farketmeyiz. Dışta kalan koruyucu kısmı kaldırabilsek bile, içindeki parçaların ne anlama geldiğini anlayamayız. Bilgisayarı oluşturan parçalar ve yaptığı işler arasında basit veya kolaylıkla gözlemlenebilir bir bağlantı yoktur.<br />
Uzun ömürlü bir pile sahip bir bilgisayarın zaman içinde Kral Arthur&#8217;un dönemine, yani bin yıl öncesine gittiğini düşünelim. O dönemdeki insanlar bu bilgisayara nasıl tepki gösterirlerdi? Pek çoğu şaşkınlıkla bakakalırdı ama bazıları da bunun ne olduğunu anlamak isteyebilirdi. İçlerinden biri, tuşlara bastığı anda harflerin ekranda belirdiğini farkedebilirdi. Bazı harflerin bir araya gelmesiyle oluşan bilgisayar komutları ekranı değiştirebilir ve bir süre sonra başka komutlar da öğrenilebilirdi. Ortaçağ&#8217;da yaşayan İngiliz halkı bilgisayarın sırlarını ortaya çıkarmış olduklarını  sanabilirdi. Ancak en sonuda birisi bilgisayarın kasasını açacak ve bilgasayarın içteki çalışmasına göz atacaktır. Birden bire &#8220;bilgisayar nasıl çalışır&#8221; teorisi en saf hali ile açığa çıkacaktır. Kara kutunun sırları yavaşça çözülmekte ve başka bir kara kutu ortaya çıkarmaktadır.<br />
Eski zamanlarda biyolojinin tümü bir kara kutuydu. Çünkü hiç kimse yaşayan canlıların işlevlerinin en görünen yönlerini bile anlamıyordu. Bir bitki veya hayvanın yapısı karşısında ağızları açık kalan ve bunların işlevlerini merak eden insanlar anlaşılamayan bir teknoloji ile karşı karşıya idiler. Tam anlamıyla karanlıktaydılar.<br />
İlk biyolojik incelemeler, uygulanabilecek tek yöntemle -çıplak gözle- başladı. M.Ö. 400&#8242;lerden itibaren pek çok kitap, (&#8221;tıbbın babası&#8221; olarak adlandırılan Hipokrat&#8217;a ait oldukları söylenir) bazı genel hastalıkların belirtilerini tarif eder ve bu hastalıkların nedenlerini beslenme ve diğer fiziksel sebeplere bağlar. Bu yazılanlar bir başlangıç olmasına rağmen, konu yaşayan varlıkların genel yapılarına gelince bir açıklama yapılamıyordu. Onlar, varolan herşeyin dört öğeden oluştuğuna inanıyordu: toprak, hava, ateş ve su. Yaşayan bedenler ise, şu dört salgıdan meydana gelmekteydi; kan, sarı safra, siyah safra ve balgam. Dolayısıyla tüm hastalıkların bu salgılardan bir tanesinin artması ile meydana geldiğini düşünüyorlardı.<br />
Yunanlıların en büyük biyologları, aynı zamanda onların en büyük filozofları Aristo idi. Doğduğunda Hipokrat halen hayattaydı ve Aristo kendisinden öncekilerin farkettiği gibi, doğa hakkında en sağlıklı bilgiyi sistematik gözlem sonucunda elde edebileceğini anladı. Dikkatli bir inceleme sonucunda canlılar dünyasında çok hassas bir düzenin varolduğunu anladı. Bu çok önemli bir adımdı. Aristo hayvanları iki genel kategoriye ayırdı: kanı olanlar ve olmayanlar - bu sınıflandırma omurgalılar ve omurgasızlar şeklindeki modern sınıflandırmaya benzemektedir. Omurgalılar kategorisine memeliler, kuşlar ve balıkları dahil etmişti. Havada ve karada yaşayabilen sürüngenleri tek bir gruba topladı ve yılanları ayrı olarak değerlendirdi. Araştırmalarında farklı aygıtlar kullanmamasına rağmen, Aristo&#8217;nun vardığı sonuçlar ölümünden binlerce yıl geçtiği halde hala başvuru kaynağı olarak kullanılmaktadır.<br />
Aristo&#8217;yu takip eden bin yıl boyunca biyoloji konusunda araştırma yapan  oldukça az bilimadamı yaşadı. Bunlardan birisi, M.S. 2.yy&#8217;da yaşayan Roma&#8217;lı fizikçi Galen&#8217;dir. Galen&#8217;in çalışmaları bitki ve hayvanların dışarıdan görünen kısımları ile içlerinin dikkatlice incelenmesinin oldukça gerekli olmasına rağmen, biyolojiyi anlamak için yeterli olmadığını savunmaktadır. Örneğin Galen, öncelikle hayvanların organlarının fonsiyonlarını anlamaya çalışmıştı. Kalbin kanı pompaladığını bilmesine rağmen, sadece kana bakarak onun vücut içinde dolaşıp tekrar kalbe geri döndüğünü anlayamamıştı. Galen hataya düşerek, pompalanan kanın dokuları &#8220;sulama&#8221; amaçlı olduğunu ve kalbe kaynak oluşturmak için sürekli yeni kan üretildiğini düşünmüştü. Onun fikirleri tam bin beşyüz yıl boyunca tartışıldı.<br />
İngiliz bilimadamı William Harvey&#8217;nin kanın tek bir yönde aktığı ve tam bir devir daim yaparak kalbe döndüğü torisini tanıttığında, daha 17.yy&#8217;a gelinmemişti. Harvey&#8217;nin hesaplamasına göre, eğer kalp tek bir atışta elli gramlık kan pompalarsa, dakikada 72 kere attığına göre, bir saat içinde 245 kilogram kan pompalanmış olacaktır - bu bir adamın ağırlığının üç katına eşittir! Bu kadar kısa zamanda bu derece fazla kan üretmesi açıkça imkansız olduğundan, kanın tekrar kullanılması gerekmekteydi. Harvey&#8217;in aldığı sonuç (hesaplamayı kolaylaştıran yeni Arap rakamlarından faydalanmıştır) daha önceden ortaya konmamış bir sonuçtu. Modern biyolojik düşünce için önemli bir aşama oluşturdu.<br />
Ortaçağ&#8217;da bilimsel araştırmalar hız kazandı.  Aristo&#8217;nun ortaya attıklarını, birçok doğabilimci izledi. İlk botanikçilerden Brunfels, Bock, Fuchs ve Valerius Cordus pek çok bitkiyi tanımladı. Bilimsel çizimler, Rondelet&#8217;in hayvan yaşamı üzerine detaylı çizimleri yapması ile gelişti. Conrad Gesner gibi ansiklopediciler bütün biyolojik bilgileri özetleyen geniş bilgi kaynakları yayınladırlar. Linnaeus ise Aristo&#8217;nun sınıflandırma çalışmasını sınıf, cins ve türleri katarak geliştirdi. Karşılaştırmalı biyoloji çalışmaları, yaşamın karşıt tarafları arasındaki benzerlikleri gösterdi ve bundan sonra  ortak soy fikri tartışılmaya başlanmıştır.<br />
On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda bilimadamları Aristo ve Harvey&#8217;nin gözlemlerine ve mantıklı önerilerine ek çalışmalar yaptı ve biyoloji hızla ilerledi. Fakat en fazla dikkat verilse ve zekice sebepler ortaya koyulsa da, sistemin parçaları görünür değilse fazla gelişme elde edilemez. İnsan gözü milimetrenin onda biri kadar küçük objeleri saptayabilir, buna rağmen hayatta pek çok olay mikro seviyede gerçekleşmektedir yani Liliput ölçeklerinde. Bu nedenle biyoloji durağan bir noktada kaldı: Organizmaların genel yapılarını içeren bir kara kutu açılarak, yaşamın alt seviyelerindeki diğer kara kutuları açığa çıkarmaktaydı. Daha fazlasını anlamak için biyolojinin bir seri teknolojik ilerlemeye ihtiyacı vardı. Bunlardan ilki mikroskoptu.<br />
KARA KUTU İÇİNDEKİ DİĞER KARA KUTULAR<br />
Eski dönemlerde de mercekler bilinmekteydi ve 15.yy&#8217;a kadar yaygın olarak gözlüklerde kullanılırlardı. 17.yy&#8217;dan önce ilk basit mikroskobu meydana getirmek için dış bükey ve iç bükey mercekler bir tüp içinde biraraya getirildiler. Galileo bu araçlardan bir tanesini kullandı ve böceklerin birleşik gözlerini keşfettiğinde oldukça şaşırdı. Stelluti, arı ve buğday bitlerinin gözlerine, antenlerine, dillerine ve diğer parçalarına baktı. Malpighi, kılcal damarlar boyuca kanın sirkülasyonunu gördü ve embriyo halindeki bir civcivin kalbinin ilk gelişmelerini tanımladı. Nehemiah Grew ise bitkileri inceledi; Swammerdam mayıs böceğini incelemek üzere kesti; Leeuwenhoek bakteri hücresini gören ilk kişiydi ve Robert Hooke da yapraklardaki ve mantarlardaki hücreleri tanımladı (bunların önemini pek kavrayamasa da).<br />
Daha önce anlaşılamayan Liliput dünyasının keşfi başlamıştı, yaşayan varlıkların ne olduğuna dair oturmuş düşünceler tamamen tersine döndü. Bilim tarihçisi Charles Singer&#8217;ın belirttiği gibi; &#8220;yaşayan varlıkların eksiltilemez sonsuz karmaşıklıklarının anlaşılması, Galileo&#8217;nin daha önceki jenerasyonların önüne açtığı astronomik dünyanın düzenli ihtişamı gibi felsefi açıdan akılları karıştırmaktaydı, fakat her ikisinin de insanların kafasında anlaşılır olması çok uzun zaman aldı.&#8221; Başka bir deyişle, bazen yeni açılan kutular bütün teorilerimizi yenilememezi ister bizden. Bu tür durumlarda ise, büyük bir isteksizlik meydana gelebilir.<br />
Hücre teorisi, on dokuzuncu yüzyılın başlarında Matthias Schleiden ve Theodor Schwann tarafından öne sürülmüştür. Schleiden öncelikle bitki dokusu üzerinde çalıştı, hücreler içindeki siyah noktanın - çekirdeğin - önemine dikkat çekti. Schwann, hayvan dokularının görülmesi oldukça zor olan hücreleri üzerine yoğunlaştı. Sonuç olarak Schwann, hücrelerin ve hücrelerin salgılarının hayvan ve bitkilerin tüm yapılarını oluşturduğu sonucuna vardı. Buna göre, hücreler kendilerine ait yaşamları ile bağımsız ünitelerdi. Schwann, &#8220;organize sistemlerin gücü, hücrelerde yatmaktadır&#8221; dedi. Schleiden ise, &#8220;Temel soru, hücre gibi garip bir organizmanın başlangıcı nedir?&#8221; diye sordu.<br />
Schleiden ve Schwann&#8217;ın çalışmaları 1800&#8242;lerin başlarındaydı. Bu dönem, Darwin&#8217;in seyahati ve Origin of Species (Türlerin Kökeni) kitabını yazdığı zamandır. Darwin&#8217;e göre ve o dönemin diğer bütün bilimadamlarına göre, hücre bir kara kutuydu. Ancak hücre seviyesinin üzerindeki biyoloji ses getirebildi. Hayatın evrimleştiği fikri ilk olarak Darwin&#8217;e ait değildi, ama daha sonra bu konuyu en sistematik şekilde ele alan oydu. Doğal seleksiyonun varyasyonlar üzerinde etki etmesini esas alan evrim teorisini ortaya attı.<br />
Zamanla, hücresel kara kutu tamamıyla incelendi. Hücrenin araştırılması, mikroskobu en son sınırlarına itti. Bu sınırlar, ışığın dalga boyları üzerine kurulu idi. Fiziksel nedenlerden dolayı bir mikroskop, beraberce kendilerini aydınlatan yaklaşık bir buçuk dalga boyundaki ışıktan daha yakın olan iki noktayı belirleyemiyodu. Görnünen ışığın dalga boyu bir bakteri hücresinin çapının kabaca onda biri olduğuna göre, hücrenin kritik detayları ışık mikoskobu ile görünemez. Dolayısıyla daha ileri teknolojik gelişmeler olmadan hücrenin kara kutusu açıklanamazdı.<br />
On dokuzuncu yüzyılın sonlarında fizik hızla gelişirken, J.J. Thomson elektronu buldu. Bunu on yılı aşkın süre sonra elektron mikroskobu geliştirildi. Elektronun dalga boyu görünen ışığın dalga boyundan daha kısa olduğu için daha küçük objeler elektronla &#8220;aydınlatıldığında&#8221; saptanabilirdi. Elektron mikroskobunun pek çok pratik zorlukları vardır. En azından elektron bombardımanı sırasında numune yanabilir. Ama problemin üstesinden gelebilmek için çeşitli yöntemler bulunmuştur ve II. Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra elektron mikroskobu asıl işlevine girmiştir. Böylelikle yeni alt hücresel yapılar keşfedilmiş, çekirdekte delikler olduğu görülmüş ve mitokondri (hücrenin güç merkezi) üzerinde çift zar saptanmıştır. Işık mikroskobu altında oldukça basit görünen hücre, elektron mikroskobunun altında bu defa oldukça farklı görünüyordu. İlk ışık mikroskobunu kullananların böceklerin detaylı yapılarını gördüklerinde yaşadıkları heyecan, yirminci yüzyıl bilimadamlarının hücrenin karmaşıklığını gördüklerinde de yaşandı.<br />
Bu buluşlar sonucunda biyologlar en büyük kara kutuya yaklaştılar. Hayatın nasıl işlediği sorusu sadece Darwin ve onun çağdaşlarının sorduğu bir soru değildi. Gözlerin görme amaçlı var olduklarını biliyorlardı - ama nasıl görüyorlardı? Kan nasıl pıhtılaşıyordu? Vücut nasıl hastalıklarla savaşıyordu? Elektron mikroskobu altında incelenen karmaşık yapılar daha küçük bileşenlerden oluşuyordu. Bu bileşenler nelerdi? Bunlar neye benziyorlardı? Nasıl çalışıyorlardı? Bu soruların cevapları bizleri biyoloji ve kimyanın alanından uzaklaştırmaktadır. Bunlar, aynı zamanda bizleri on dokuzuncu yüzyıla geri götürmektedir.<br />
HAYATIN KİMYASI<br />
Herkesin oldukça iyi bildiği gibi, yaşayan varlıklar yaşamayan varlıklardan farklı görünürler. Farklı işlevleri vardır. Aynı zamanda farklı his verirler: Deri ve saç, kaya ve kumdan rahatlıkla ayırt edilebilir. Pek çok insan on dokuzuncu yüzyıla kadar doğal yaşamın özel bir materyalden meydana geldiğini düşünüyorlardı. Bu materyal, cansız objeleri meydana getiren materyallerden farklıydı. Ama 1828&#8242;de Friedrich Wöhler amonyum siyanürü ısıtarak, bir biyolojik atık olan üreyi meydana getirdi. Ürenin cansız bir materyalden sentezlenmesi canlılık ile cansızlık arasındaki farklılığı ortadan kaldırdı. İnorganik kimyacı Justus von Liebig de, hayatın kimyasını (biyokimyayı) araştırmaya başladı. Liebig, hayvanların vücut ısılarının yedikleri yiyeceklerin yanması yoluyla gerçekleştiğini gösterdi; bu basit anlamda doğuştan kazanılmış bir özellik değildi. Başarılı çalışmaları sonucu metobolizma fikrini formüle etti, buna göre vücut gelişmekte ve kimyasal işlemlerle vücuda giren parçacıkları ayrıştırmaktaydı. Ernst Hoppe-Seyler ise kandaki kırmızı maddeyi (hemoglobini) kristalize etti ve vücut içinde oksijeni taşıdığını gösterdi. Emil Fischer protein denilen geniş bir sınıfın varlığını açıkladı. Buna göre proteinler, yirmi ayrı çeşit yapı taşının (aminoasitler) zincir şeklinde biraraya gelmesinden oluşuyordu.<br />
Proteinler neye benzer? Emil Fischer&#8217;in proteinlerin aminoasitlerden meydana geldiğini açıklamasına rağmen, yapılarının detayları halen bilinmemekteydi. Proteinlerin boyutları, elektron mikroskobunda dahi görünmeyecek kadar küçüktü, ancak proteinlerin hayatın en temel makinalarından biri olduğu ve kimyasal katalizör olarak  hücrenin yapısını oluşturduğu açıkça ortaya çıkmıştı. Bu nedenle proteinin yapısını incelemek için yepyeni bir teknik gerekmekteydi.<br />
Yirminci yüzyılın ilk yarısında, röntgen kristalografisi küçük moleküllerin yapılarını belirlemek için kullanıldı. Kristalografi, röntgen ışınının bir kimyasala ait kristalin üzerinde ışıması işlemini anlatmaktadır. Işınlar, defraksiyon adı verilen bir hareket ile dağılırlar. Eğer kristalin arkasına bir film yerleştirilirse, böylece defraksiyona uğrayan ışınların dağılımı film üzerinde görülebilir. Defraksiyon dağılımı da detaylı bir matematiksel hesaplamadan sonra, moleküldeki her atomu tek tek ortaya çıkarır. Röntgen kristalografisinin tekniklerini proteinler üzerinde uygulaması, onların yapılarını göstecekti ama büyük bir problem vardı: moleküldeki atomların sayısı arttıkça, matematiksel hesaplama zorlaşıyor ve kimyasalın kristalize edilme işlemi güçleşiyordu. Proteinler, kristalografide incelenmiş moleküllerden düzinelerce fazla atom içerdiklerinden, bu problem kat kat daha zor hale gelmekteydi. Ama bazı insanlar da bizlerden, kat kat daha fazla sabırlıdırlar.<br />
1958&#8242;de yıllarca süren çalışmalarından sonra, J.C. Kendrew; röntgen kristalografisini kullanarak, miyoglobin proteininin yapısını saptadı. Nihayet bulunan bir teknik, yaşamın bileşeninin detaylı yapısını göstermişti. Peki ne görülmüştü? Bir kez daha, daha karmaşık bir yapı! Miyoglobinin yapısının saptanmasından önce, proteinlerin tuz kristalleri gibi basit ve düzenli yapılar olduğu düşünülüyordu. Miyoglobinin karmaşık, büklümlü ve yuvarlak yapısının incelenmesi üzerine, Max Perutz &#8220;Gerçeğin incelenmesi amacıyla yapılan bir araştırma, bunun gibi gizli ve benzersiz bir objeyi ortaya çıkarmış olabilir mi?&#8221; diye sormuştu. Biyokimyacılar bu tarihten beri proteinlerin karmaşık yapısına hayran kalmışlardır. Bilgisayar teknolojisindeki ve kullanılan diğer aygıtlardaki gelişmeler, kristalografiyi bugün Kendrew döneminden çok daha kolay hale getirmiştir.<br />
Kendrew&#8217;in protein üzerindeki ve (alanında en çok tanınan bilimadamlarından) Watson ve Crick&#8217;in DNA üzerindeki röntgen çalışmalarının sonucunda, ilk kez biyokimyacılar üzerinde çalıştıkları moleküllerin şekillerini öğrendiler. Modern biyokimyanın başlangıcı bu tarihe işaret etmektedir. Fizik ve kimyadaki gelişmeler, her yöne yayılmış ve yaşamın araştırılması konusunda güçlü bir sinerji yaratmıştır.<br />
Röntgen kristalografisi teorik olarak yaşayan tüm varlıklara ait moleküllerin yapılarını belirleyebilse de, pratikteki bazı problemler, bunun yalnız bazı protein ve nükleik asitlerde kullanımına neden olmaktadır. Yeni tekniklerin bulunmasıyla, kristalografinin eksikleri büyük bir hızla tamamlandı. Bir objenin yapısının anlaşılması konusunda kullanılan tekniklerden bir tanesine de, nükleer manyetik rezonans (NMR) tekniğidir. NMR tekniği ile bir molekül solüsyon içindeyken üzerinde çalışılabilir- bunun binbir zorlukla kristalleşmesi gerekmez. Röntgen kristalografisinde olduğu gibi NMR tekniği de, protein ve nükleik asitlerin mutlak yapılarını saptayabilir. Aynı zamanda, kristalografi gibi NMR&#8217;nin bilinen proteinlerden yalnız bir kısmı üzerinde kullanılması mümkündür. Ancak, NMR ve röntgen kristalografilerinin ikisi birden, bilimadamlarına proteinlerin görünümlerine dair detaylı bir fikir verebilmek için yeterli olmuştur.<br />
Leeuwenhoek, bir pirenin üzerindeki akarı görebilmek için mikroskop kullandı. Jonathan Swift ise sürekli daha küçük böceklere ve mikroplara doğru giden bu zincirden ilham alarak bir şiir yazdı:<br />
Sonuçta doğa bilimciler bir pireyi incelediler<br />
Üzerinde avlanan daha küçük pireler vardı;<br />
Ve onlar da kendilerini ısıran daha küçüklerine sahiptiler;<br />
Ve bu iş sonsuza dek devam etmekteydi.<br />
Swift hatalıydı, bu durum sonuna kadar bu şekilde devam etmedi. Yirminci yüzyılın sonlarında yaşam üzerine yapılan araştırmaların seli içindeyiz ve bunun sonu ise görünürde. Geriye kalan en son kara kutu hücreydi ve açılınca moleküller ortaya çıktı.  Bu da doğanın varoluş yatağıydı. Bundan daha basitine inemeyiz. Buna ek olarak, enzimler ve diğer proteinler ile nükleik asitler üzerinde yapılan çalışmalar, hayatın temelindeki prensipleri ortaya çıkarmıştır. Pek çok detay açıklanmayı beklemektedir ve şüphesiz bizi bazı sürprizler de beklemektedir. Fakat bir balık, kalp veya hücreye bakarak bunların ne olduğunu ve neyin harekete geçirdiğini düşünen daha önceki  bilimadamlarının aksine, modern bilimadamları proteinlerin ve diğer moleküllerin hareketlerinin yaşamın temelleri için yeterli açıklamalar içerdiğini bilmektedirler. Aristo&#8217;dan modern biyokimyaya ulaşana dek, hücre - Darwin&#8217;in kara kutusu - açılana kadar katmanlar ardı arkasına ortadan kalkmıştır.<br />
KÜÇÜK SIÇRAMALAR, BÜYÜK SIÇRAMALAR<br />
Arka bahçenizde 4 adım genişliğinde bir delik açıldığını düşünün, boyutları iki yöne de gidiyor ve komşunuzun bahçesini sizinkinden ayırıyor. Eğer bir gün komşunuza kendi bahçenizde rastlarsanız ve oraya nasıl girdiğini sorarsanız, &#8220;kuyunun üzerinden atladım&#8221; gibi bir cevaptan şüphe etmemeniz gerekir. Eğer kuyu 2.5 metre genişliğinde olsaydı ve komşunuz size aynı cevabı verseydi, onun atletik kabiliyetinden oldukça etkilenirdiniz. Eğer kuyu 4.5 metre genişliğinde olsaydı, bu durumdan şüpheye düşer ve sizin gözünüzün önünde tekrar atlamasını isterdiniz. Eğer reddedip ve dizini incittiğini söylerse, şüpheleriniz artar ama bunun bir hikaye olmadığından hala emin olamazdınız. Eğer kuyu aslında 30 metre genişliğinde büyük bir kanyon olsaydı, o zaman o kişinin karşıya atlayarak geçmesi konusundaki iddiasını bir dakika bile dikkate almazdınız.<br />
Ama düşünün ki, komşunuz - zeki bir insan - iddiasını doğruluyor. Tek bir sıçrama ile karşıya geçmemiştir. Bu kanyonda pek çok tepecikler olduğunu ve bunların 25 santim aralıklarla dizildiğini söyler; böylece sizin tarafınıza ulaşmak için bunların üzerinden sırayla atladığını söyleyecektir. Kanyona doğru bakarak komşunuza hiçbir tepe görmediğinizi, sadece sizin bahçenizle onunkini birbirinden ayıran bir yarık olduğunu söylersiniz. Size katılır ama, oraya aşmanın seneler aldığını söyleyecektir. Bu zaman boyunca yarıktaki tepeler oluşmuş ve bunlar yükseldikçe amacını gerçekleştirmiştir. Bir tepeyi terkettiğinde, onun hemen aşındığını ve kanyonun içinde tekrar ufalandığını iddia edecektir. Anlattıkları oldukça şüphelidir ama onun doğru söylemediğini kanıtlamak için hiçbir yolunuz yoktur, konuyu değiştirir ve beyzboldan bahsedersiniz.<br />
Bu küçük hikaye pek çok ders öğretir. Öncelikle, zıplamak kelimesi bir kişinin engelleri aştığına bir delildir. Fakat bazen, açıklamalar inandırıcı olmaktan çok yetersiz kalabilir, bu verilen detaylara göre değişir (engelin genişliği gibi). İkinci olarak uzun yolculuklar büyük bir adım atılması yerine daha küçük atlamalar olarak açıklanırsa, çok daha makul olabilirler. Ve üçüncüsü, bu küçük zıplamaların kanıtının olmaması durumunda daha önceden oluşmuş ama daha sonra gözden kaybolmuş olan taşların üzerinden bir kişinin atladığının doğruluğunu veya yanlışlığını kanıtlamak oldukça zor olacaktır.<br />
Elbette, dar yarıkların üzerinden atlama benzetmesi evrime de adapte edilebilir. Evrim kelimesi organizmalardaki büyük değişimler kadar küçük değişimlerin açıklanmasına da yönelmektedir. Bunlara genellikle farklı isimler verilir: Kabaca mikroevrim, bir veya birkaç sıçrama ile meydana gelebilen değişiklikleri tanımlar, ancak bunun yanında makroevrim geniş sıçramaları gerektiren değişiklikleri tarif etmektedir.<br />
Darwin&#8217;in doğada küçük değişimlerin meydana gelebileceğine dair iddiası, yeni bir kavramdı. Bu değişikliklerin gözlemlenmesi, Darwin için kendi sezgilerini doğrulayan memnun edici bir gelişme olacaktı. Darwin, Galapagos adalarında ispinozların birbirine benzer ama tamamıyla aynı olmayan özelliklerini gördü ve bunların ortak bir atadan geldiği teorisine vardı. Son zamanlarda Princeton&#8217;dan bazı bilimadamları da, ispinoz topluluklarında gaga büyüklüğünün birkaç yıl içinde değiştiğini gözlemlediler. Daha önceleri bir güve topluluğunda açık ve koyu renkli olanların, çevre koşullarının kirliden temiz hale gelmesiyle değiştiği belirtilmişti. Aynı şekilde, Avrupalılar tarafından Kuzey Amerika&#8217;ya götürülen kuşlar da kendi aralarında pek çok farklı gruplara ayrılmışlardı. Son yıllarda bu varyasyonlar konusunda moleküler düzeyde kanıtlar elde etmek mümkün oldu. Örneğin, AIDS&#8217;e yol açan virüsler, insanın bağışıklık sistemini ortadan kaldırmak için kendi görünümlerini değiştirmekteydiler. Hastalık yapıcı bakteriler, antibiyotiklere karşı savunma yapma kabiliyeti edinerek geri gelmekteydiler. Bunlara daha pek çok örnek dahil edilebilirdi.<br />
Bu anlamda, Darwin&#8217;in teorisi sanki galip gelmiş gibi görünmektedir; fakat bir atletin 120 metre genişliğindeki bir yarığı zıplayarak aşabildiğini iddia etmesi kadar tartışmaya açıktır. Büyük sıçramalar - makro evrim düzeyinde olanlar - kesinlikle şüphe uyandırmaktadır. Bu nedenle çoğu insan, Darwin&#8217;in anlattığı büyük değişikliklerin uzun periyodlar içinde makul bir şekilde küçük aşamalara bölünebileceğini umarak onun iddiasını desteklediler. Fakat bu ihtimalleri destekleyici veya ikna edici bir kanıt henüz ele geçmemiştir. Ayrıca tepeleri aşarak bahçenize gelen komşunuzun hikayesi gibi, hayali anlamda şüphelerle tarif edilen bu küçük aşamaların varlığının değerlendirilmesi çok zor olmuştur şimdiye kadar.<br />
Modern biyokimyanın gelişmesi ile yaşamın temel seviyelerini inceleyebiliyoruz. Küçük adımların büyük evrimsel değişiklikleri meydana getirip getiremeyeceği konusunda artık bir değerlendirme yapabiliriz. Bu kitapta günlük hayatta rastladığımız canlıları birbirinden ayıran kanyonların varlığının yanısıra, mikroskopik düzeyde biyolojik sistemleri de birbirinden ayıran kanyonların var olduğunu göreceksiniz. Matematikteki kesir örneği gibi, daha küçük ölçeklere baktığınızda tekrarlanan motifler yaşamın en ince sınırlarında köprü kurulamayan dar boğazlar meydana getirir.<br />
BİR ÇİFT GÖZ<br />
Biyokimya, Darwin&#8217;in teorisini son sınırına kadar zorlamıştır. Bu, önemli bir kara kutunun, yani hücrenin açılmasıyla meydana gelmiştir. Böylece yaşamın işleyişiyle ilgili düşüncelerimiz, olası cevaplar bulmuştur. Hücre içindeki organik yapıların karmaşıklığı, her şeyin evrimleşmesinin nasıl mümkün olabileceği sorusunu gündeme getirdi. Bu sorunun önemini hissetmek ve bizi nelerin beklediğini anlayabilmek için, bir biyokimyasal sistem örneğine bakmakta yarar vardır. Bir fonksiyonun kökeninin açıklanması, çağdaş bilime dayanarak yapılmalıdır. Şimdi görme fonksiyonu için on dokuzuncu yüzyıldan beri neler yapıldığını görelim, ve bunun köklerinin neye dayandığını sonra da kendimize soralım.<br />
On dokuzuncu yüzyılda, gözün anatomisi detaylarıyla biliniyordu. Gözbebeğinin hem güneş ışığını, hem de gece karanlığını görebilmek için panjur gibi bir  kabiliyete sahip olduğunu bilimadamları bilmekteydiler. Göz merceği ışığı toplamakta ve keskin bir şekil oluşturmak için bunu retinada odaklamaktadır. Göz kasları gözün hızlı hareket etmesini sağlamaktadırlar. Farklı renkteki ışık, farklı dalga boyları ile bulanık bir görüntü oluşturabilecekken, ancak göz merceği sayesinde gözün yüzeyindeki yoğunluk değişir ve ışıktan kaynaklanan dalgalanmalar giderilir. Bu karmaşık metodlar o dönemde gözü inceleyen herkesi şaşırtmaktaydı. On dokuzuncu yüzyılın bilimadamları, insanın gözündeki karmaşık detayların herhangi bir özelliğinden yoksun olmasıyla ciddi görme bozuklukları veya tamamen körlük yaşayacağını bilmekteydiler. Ve gözün, ancak tamamlanmış son haliyle işlevini yerine getirebileceği sonucuna vardılar.<br />
Charles Darwin de, gözle ilgili gerçekleri biliyordu. Darwin, Origin of Species (Türlerin Kökeni)&#8217;nde doğal seleksiyon ve evrim teorisine karşı çıkan birtakım fikirlere değinmişti. Hatta kitabının bir bölümünde gözle ilgili yaşadığı problemleri incelemiş ve bu bölümü &#8220;Kusursuz Mükemmellikteki ve Karmaşıklıktaki Organlar&#8221; olarak adlandırmıştı. Darwin&#8217;in düşüncesine göre evrim böyle karmaşık organları tek bir aşamada veya birkaç aşamada meydana getiremezdi. Göz gibi radikal yeniliklerin nesillerce gerçekleşen faydalı gelişmelerle oluşabileceğini öne sürdü. Eğer bir nesilde göz kadar karmaşık bir organ birden meydana gelseydi, bu durum mucize olarak adlandırılmalıydı. Ne yazık ki, insan gözünün zamanla gelişmiş olması imkansız görünmektedir. Bunun nedeni, gözün pek çok karmaşık özelliklerinin birbirlerine bağlantılı olmasıdır. Ancak bütün bunlara rağmen evrime inanılması için, Darwin insanları kompleks organların aşama aşama işlemler ile meydana geldiği konusunda bir şekilde ikna etmeliydi.<br />
Bunu zekice başardığını sandı. Darwin; evrimin gözü meydana getirmek için geçirmiş olduğu aşamları açıklamayı denemedi. Bunun yerine (basitten komplekse doğru sıralanan)  farklı gözlere sahip modern hayvanlara dikkat çekti ve insan gözünün daha önceki canlılara benzer organlardan türemiş olabileceği önerisinde bulundu. (Şekil 1-1)<br />
Oysa, hayvanların her birinin ihtiyaçlarına göre bir göz yapısı bulunmaktadır ve hiçbirininki daha farklı bir yapıda varlığını sürdüremez. İnsanların karmaşık bir kameraya benzer gözlere sahip olmasına rağmen, pek çok hayvan sadece mercek ile yetinmektedir. Bu da kendi içlerinde onların eksiltilemez karmaşıklık örnekleridir. Bazı küçük canlılar küçük pigment içeren hücrelere sahiptir, bunlar ışığa o kadar da hassas değildirler. Bu basit mekanizmanın görmeyi sağladığını söylemek zordur ama karanlık ve aydınlığı algılayabildiği için canlının ihtiyaçlarını karşılayabilir. Bazı deniz yıldızlarının ışığa hassas organları daha karmaşıktır. Gözleri, içeriye doğru bastırılmış bir bölgede bulunmaktadırlar. Bu bastırılmış bölgenin kavisli kısımları bazı yönlerden ışığın gelişini engellese de, hayvan ışığın hangi yönden geldiğini algılayabilir. Gözün yönü algılayabilmesi, oluşan kavisin eğimini arttırmaktadır. Ancak daha eğimli olması aynı zamanda göze giren ışığın miktarını azaltmakta, hassaslık seviyesini düşürmektedir. Hassaslık, kavisin içine mercek işlevi gören jelatinli bir maddenin yerleştirilmesi ile arttırılabilir. Bazı modern hayvanların bu çeşit merceğe sahip gözleri vardır.<br />
Merceklerdeki yavaş gelişmelerin daha sonra hayvanın çevresinde ihtiyaçlarının karşılanması için keskin görüntüleri görmesini sağladığını söyleyerek, böyle bir mantığı kullanarak, Darwin pek çok okuyucusunu evrim aşamalarının ışığa hassas en basit bir noktayı insandaki karmaşık kamera benzeri göze dönüştürdüğünü ikna etti. Ama görme olayının nasıl başladığı sorusu halen yanıtlanamamıştı. Darwin dünyanın büyük bir kısmını modern gözün basit bir yapıdan yavaş yavaş meydana geldiğine ikna etmiş görünüyordu, ama görme olayının başlama noktasının nereden geldiğini açıklamayı denememişti bile. Aksine Darwin, bu basit ışığa hassas noktanın yani gözün kökeni sorusunu bilerek gözardı etmişti. &#8220;Sinirlerin ışığa nasıl hassas olduğu bizleri yaşamın nasıl meydana geldiği sorusundan daha çok endişelendirmektedir.&#8221;<br />
Bu soruyu gözardı etmek için mükemmel bir bahanesi vardı : Bu tamamen on dokuzuncu yüzyıl bilimini aşmaktaydı. Gözün nasıl çalıştığı - yani, ışık fotonları retinaya ilk düştüğünde neler olduğu - o dönemde açıklanamazdı. İşin doğrusu, yaşamın temelinde yatan mekanizmalarla ilgili hiçbir soru yanıtlanamazdı. Hayvan kasları hareketi nasıl sağlıyordu? Fotosentez nasıl gerçekleşiyordu? Vücut enfeksiyonlara karşı nasıl savaşıyordu? Bunları kimse bilmiyordu.<br />
BİYOKİMYANIN GÖRÜŞ GÜCÜ<br />
Darwin&#8217;e göre, görme olayı bir kara kutuydu. Ama şimdi biyokimyacıların ortak ve yoğun çalışmalarından sonra, görme ile ilgili soruların cevaplarına yaklaşmaktayız. Aşağıdaki beş paragraf gözün çalışmasının biyokimyasal bir özeti niteliğindedir. (Not : Bu teknik paragraflar başlangıçta ve bitişte p işareti ile belirtilmişlerdir.) İlginç isimler nedeniyle okuma azminizi  kaybetmemelisiniz. Bunlar sadece isimlerdir, arabalarla ilgili bir kitabı ilk defa olarak okuyan kişinin karbüratör veya diferansiyel sözcükleri ile ilk kez karşılaşmasından pek farklı değildir. Detaylara inmeyi isteyen okuyucular biyokimya kitaplarında daha fazla bilgi bulabilirler, diğerleri ise yüzeysel olarak bunları geçebilirler ve/veya bir anafikir edinmek için şekil 1 - 2 veya 1 - 3&#8242;den faydalanabilirler.<br />
p Işık ilk olarak retinaya çarptığında, foton 11-cis-retinal adı verilen bir molekül ile etkileşir. Bu molekül birkaç pikosaniye* içinde trans-retina denilen bölgeyi düzenleyebilir. (*1 pikosaniye, ışığın bir tek insan saçı genişliği kadar mesafede yaptığı yolculuk ile eş bir zamandır.)<br />
Retina molekülünün şeklindeki değişiklik, retinanın sıkıca bağlandığı rodopsin denilen proteinin şeklinde değişikliğe neden olur. Proteinin metamorfozu davranışlarını da değiştirmektedir. Bundan sonra artık metarodopsin II adını alır ve transdusin* denilen başka bir proteine yapışır. Metarodopsin II&#8217;ye çarpmadan önce transdusin, GDP denilen küçük bir moleküle sıkıca bağlanır. Ancak transdusin, metarodopsin II&#8217;yle temasa geçtiğinde, GDP düşer ve GTP adı verilen başka bir molekül transdusine bağlanır. (GTP ve GDP birbirleriyle ilişkili, ama çok farklıdırlar.)*<br />
GTP-transdusin-metarodopsin II artık fosfodiesteraz adı verilen başka bir proteine bağlanır. Bu protein, hücrenin en iç kısmındaki zarına yerleşmiştir. Fosfodiesteraz proteini metarodapsin II ve diğerlerine bağlandığında, bir molekülü kesebilecek kimyasal bir yetenek elde eder ve cGMP denilen (GDP ve GTP&#8217;nin kimyasal akrabası) bir molekülü keser. Hücrenin içinde pek çok cGMP molekülü bulunmaktadır. Fakat fosfodiesteraz bunun derişimini düşürür. Bu aynı çekilen tıpanın, küvetin içindeki su seviyesini düşürmesine benzer.<br />
cGMP&#8217;yi bağlayan bir başka zar proteini de iyon kanalıdır. Hücredeki sodyum iyonlarını düzenlemek için bir giriş kapısı görvini görür. Normal olarak iyon kanalı, sodyum iyonlarının ayrı bir protein onları aktif olarak tekrar dışarı atarken, hücrede dolaşmalarını sağlar. İyon kanalının bu iki yönlü hareketi sayesinde, pompalama etkisiyle hücredeki sodyum iyonlarının seviyesini belirli bir seviyede tutar. Fosfodiesteraz proteinin faaliyetleriyle cGMP&#8217;nin miktarı azaldığında, iyon kanalları kapanır ve bu durum pozitif yüklü sodyum iyonlarının hücresel yoğunluğunun düşmesine neden olur. Sonuçta hücre zarındaki elektrik yükleri dengesizleşir ve en son aşamada bir elektrik akımının optik sinirlerden beyne doğru iletilmesine neden olur. İşte bu son noktada beyin, iletilen elektrik akımını yorumlayarak görme olayı gerçekleştirir.<br />
Eğer yukarıda belirtilen reaksiyonlar hücrenin içinde gerçekleşen tek reaksiyonlar olsaydı, 11-cis-retinal&#8217;, cGMP ve sodyum iyonlarının kaynağı hemen tükenebilirdi. Harekete geçmiş olan proteinleri durduracak ve hücreyi eski şekline dönüştürecek bir şey gerekmektedir. Bunu birçok mekanizma yapar. Öncelikle karanlıkta iyon kanalı (sodyum iyonları ile birlikte) kalsiyum iyonlarının hücreye girmesini sağlar. Kalsiyum, sürekli bir kalsiyum yoğunluğunun elde edilebilmesi için farklı bir protein tarafından dışa atılır. cGMP seviyesi düştüğünde, iyon kanalı kapanır ve kalsiyum iyon yoğunluku da azalır. cGMP&#8217;yi ortadan kaldıran fosfodiesteraz enzimi daha düşük kalsiyum yoğunlukunda yavaşlar. İkinci olarak, guanilat siklaz adı verilen bir diğer protein kalsiyum seviyesi düşmeye başladığında cGMP&#8217;yi tekrar sentezlemeye başlar. Üçüncü olarak, bütün bunlar olurken metarodopsin II, rodopsin kinaz adı verilen bir enzim tarafından yenilenir. Yenilenmiş rodopsin daha sonra arrestin denilen başka bir proteine bağlanır.  Bu da rodopsinin daha fazla transdusin molekülünü harekete geçirmesini engeller. Böylece hücre, tek  bir foton sinyali ile başlatılan etkileri sınırlandıracak mekanizmaları da içermektedir.<br />
Retinayı geçen ışık sonunda rodopsine düşer ve bundan sonra 11-cis-retinale yeniden dönüştürülmelidir ve tekrar başka bir görme işlemi için başlangıç noktasına geri dönmek amacıyla rodopsin tarafından bağlanır. Bunu başarmak için, trans-retinal kimyasal olarak bir enzim tarafından trans-retinola dönüştürülür - bu yapıda iki hidrojen atomu daha vardır. İkinci bir enzim daha sonra molekülü 11-cis-retinale çevirir.  Son olarak da, üçüncü bir enzim 11-cis-retinale daha önceden eklenmiş olan hidrojen atomlarını kaldırır ve tam bir döngü tamamlanmıştır . p<br />
Yukarıdaki açıklama görmenin biyokimyasının genel bir görünümüdür. Sonuçta, bu örnek biyoloji biliminin neyi amaçlaması gerektiğinin bir çeşit açıklamasıdır. Fonksiyonları tam anlamıyla anlayabilmek için, bir kişi bu işlemdeki her aşamanın detaylarını çok iyi anlamalıdır. Biyolojik süreçlerde ilgili aşamalar özellikle moleküler düzeyde meydana gelir, bu nedenle biyolojik fenomenlerin tatmin edici biçimde açıklanabilmesi - görme, beslenme ve bağışıklık gibi - moleküler açıklamasını da içermelidir.<br />
Bu aşamada görmenin kara kutusu açıldığına göre, Darwin&#8217;in on dokuzuncu yüzyılda evrimin açıklayamadığını söylediği görme olayı  ve gözün anatomik yapısı, gerçekten de evrimci bir mantıkla açıklanamaz. Darwin&#8217;in düşündüğü ve öne sürdüğü her anatomik yapı ve aşama o kadar basittir ki, kağıda bile aktarılamayan karmaşık biyokimyasal işlemleri kesinlikle açıklayamamaktadır. Darwin&#8217;in küçük sıçramalarla açıkladığı engeller, ne yazık ki ancak helikopterle aşılacak derecede büyümüştür.<br />
Biyokimya böylece Darwin Anatomisi&#8217;ne karşı  bir Liliput üstünlüğü sağlamış ve evrimin moleküler düzeyde meydana gelip gelemeyeceği sorusunu gereksiz kılmıştır.  Tabii fosil kayıtlarını da. Fosil kayıtları arasında büyük farklılıklar olup olmadığı ve bu fosil kayıtlarının Amerikan başkanları kadar sürekli olup olmadığı gibi endişeler de böylece ortadan kalkmıştır. Bu farklılıkların olduğu bir gerçektir fakat bir açıklaması olmayacağı da gerçektir. Fosil kayıtları 11-cis-retinalin rodopsin ile transdusin ve fosfodiesteraz ile etkileşiminin aşamalı bir süreçte geliştiği hakkında hiçbir şey bildirmemektedir. Aynı şekilde ne biyolojik örnekler, ne popülasyon biyolojisi, ne de gelişmemiş organ ya da türlerin fazlalığı konusundaki evrim teorisinin geleneksel yorumları bir açıklama getirebilmişlerdir. Bunun anlamı rastgele mutasyonların bir sır olduğu veya Darwin&#8217;in hiçbir şey açıklayamadığı ya da popülasyon gibi geniş ölçüdeki fenomenlerin evrime karşı problem teşkil ettiği anlamındadır. Bu anlamları çıkarabiliriz. Son dönemlere kadar evrimci biyologlar, moleküler detayları fazla araştırmıyorlardı. Çünkü bu detaylar hakkında çok az şey biliyorlardı. Artık hücrenin kara kutusu açıldığı için bu son derece küçük ve sonsuz dünyanın aydınlığa kavuşturulması gerekir.<br />
KALVINIZM<br />
İnsan beyninin komik bir özelliği, bir &#8220;kara kutu&#8221;yu çalışır durumda gördüğünde, kutunun içeriğinin basit olduğunu düşünmesidir. Bunun neşeli bir örneğini &#8220;Calvin ve Hobbes&#8221; karikatürlerinde görebiliriz. (Şekil 1 - 4) Calvin, kaplanı Hobbes ile birlikte sürekli bir kutunun içine atlamakta ve zamanda yolculuk yapmaktadır. Bu sırada kendisini hayvan şekillerine dönüştürür veya kutusunu bir &#8220;klonlama&#8221; makinesi olarak kullanarak, kendi benzerini yapar. Calvin gibi küçük bir çocuk kutunun uçak gibi uçabileceğini hayal eder. Çünkü Calvin aslında uçakların nasıl çalıştığını bilemez. Bir çok açıdan, yetişmiş bilimadamları da, bu küçük çocuk Calvin gibi hayali düşüncelere eğilimlidirler. Örneğin, yüzyıllar önce böceklerin ve diğer küçük hayvanların yiyecek artıklarından meydana geldiği düşünülürdü. Buna inanmak kolaydı, çünkü bu hayvanların oldukça basit oldukları kabul edilirdi. (Mikroskopların icadından önce doğabilimciler böceklerin iç organlarının olmadığını düşünüyorlardı.) Ancak biyoloji geliştikçe ve konu ile ilgili deneyler yapıldıkça, bozulmuş gıdaların çeşitli organizmalar meydana getiremeyeceği ortaya çıkmış oldu. Anında varoluş teorisi de bilimin gerçekte neler olduğunu çözemediği sınırlara dayanmış oldu. On dokuzuncu yüzyılda sırları çözülemeyen hücre idi. Bira, süt veya üre bir muhafaza içinde birkaç gün durduğunda, kutu kapalı olsa bile, bazı maddelerden ötürü buharlaşma meydana gelmekteydi.<br />
On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıldaki mikroskoplar ile oldukça küçük olan yaşayan hücrelerin oluştuğu gözlendi. Buna göre, bazı küçük organizmalar sıvıların içinde kendi kendilerine oluşabiliyorlardı. İnsanları ikna etmenin sırrı ise bu, hücreleri olabildiğince basit olarak tanıtmaktı. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında anında varoluş teorisinin taraftarlarından Ernst Haeckel, Darwin&#8217;in büyük bir hayranı ve Darwin teorisinin ateşli savunucularından biri olarak tanınmaktaydı. Mikroskopun sağladığı sınırlı hücre görüntüsünden yola çıkan Haeckel, hücrenin &#8220;çeşitli karbon kombinasyonlarından oluşan basit küçük bir yumru&#8221;7 olduğuna inanıyordu. Bu nedenle Haeckel&#8217;e göre, böyle basit bir organizma, iç organları olmadığı için kolaylıkla bir metalden meydana gelebilirdi. Şimdi, bizler elbette bundan çok daha iyisini biliyoruz.<br />
Burada güzel bir benzetme yapabiliriz: Darwin görme olayını nasıl açıklayamadıysa, aynı şekilde Haeckel de hayatın başlangıcını açıklayamamıştır. Her ikisinde de, on dokuzuncu yüzyılda yaşamış iki bilimadamı Liliput biyolojisini çözmeye çalışmıştır. Kendilerinden gizlenen bu kara kutunun  çok ilkel yapılar barındırdığını düşünmüşlerdir. Şimdi, bunların yanlışlığını ortaya çıkarma zamanıdır.<br />
Yirminci yüzyılın başlarında, biyolojinin farklı dalları arasında henüz bağlantı sağlanmamıştı. Sonuç olarak genetik, sistematik, paleontoloji, karşılaştırmalı anatomi, embriyoloji ve diğer bilim dalları evrimin niteliği hakkında kendilerince çeşitli görüşlere sahiptiler. Bu nedenle evrim teorisi farklı disiplinlerde farklı anlamlar kazanmaya başladı ve Darwinci evrim teorisinin genel ve özdeş anlamı birden bire kayboldu. Yüzyılın ortasında her bilim dalının öncüleri kendi görüşlerini Darwin&#8217;in prensiplerine dayanan mantıklı bir evrim teorisinde birleştirmek için bir toplantı düzenlediler. Sonuçta ortaya çıkan, &#8220;evrim sentezi&#8221; olarak adlandırıldı ve teoriye neo-Darwinizm adı verildi. Neo-Darwinizm modern evrim düşüncesinin temelidir.<br />
Bilimin bir kolu ise toplantıya davetli değildi. Geçerli bir sebeple, çünkü bu bilim dalı henüz ortaya çıkmamıştı. Modern biyokimyanın başlangıcı, neo-Darwinizm&#8217;in  ortaya çıkışından sonrasına rastgelir. Mikroskopik hayatın karmaşıklığının keşfedilmesinden sonra biyolojinin tekrar bir yorumunun yapılması gerekliliği gibi, neo-Darwinizm de biyokimyadaki gelişmelerin ışığında, tekrar değerlendirilmelidir. Evrim sentezinin parçası olan bilimsel disiplinlerin hiçbiri moleküler alanda değildir. Darwinci evrim teorisinin doğru kabul edilebilmesi için, hayatın moleküler yapısını da hesaba katması ve açıklaması gereklidir. Bu kitabın amacı da, Darwin&#8217;in bunu hesaba katmadığını göstermektir. </p>
<p>BÖLÜM 2/ VİDALAR VE CIVATALAR<br />
DOĞADAKİLER RAHATSIZ<br />
Lynn Margulis, Massachussetts Üniversitesi&#8217;nde seçkin bir biyoloji profesörüdür. Bitki ve hayvan hücrelerinin enerji kaynağı mitokondrinin bir zamanlar bağımsız bakteri hücreleri olduğu yolundaki geniş çapta kabul gören teorisi ile oldukça saygı görmektedir. Lynn Margulis aynı zamanda tarihin Neo-Darwinizm&#8217;in &#8220;Anglo- Saxon biyolojisinin dini anlayışı içinde, küçük ve geçersiz bir yirminci yüzyıl mezhebi&#8221;olarak kalacağını belirtmektedir. Halka hitap ettiği konuşmalarından birinde moleküler biyologlara bir soru yöneltir ve onlara mutasyonlarla oluşmuş yeni bir türü adlandırmalarını ve örnek vermelerini söyler. Fakat bu meydan okumasına karşılık bulamaz. Evrim teorisini destekleyenler, onun yorumuna göre &#8220;zoolojik, kapitalist, rekabetçi ve faydacı yorumlarıyla yanılmaktadır. Yavaşça biriken mutasyonları savunan neo-Darwinizm tamamıyla anlamsızdır.&#8221;<br />
Bunlar esaslı görüşlerdir. Ve Margulis kendi düşünceleri içinde yalnız değildir. Darwinizm, yaklaşık 130 yıl boyunca, oldukça köklü yöntemlerle savunulmasına rağmen, hem bilimsel çevrelerden, hem de diğer alanlardan gelen bir muhalefet ile karşılaştı. 1940&#8242;larda genetik uzmanı Richard Goldschmidt, Darwin&#8217;in hayatın kökenleri ile ilgili açıklamalarına olan inancını yitirmişti. Bu nedenle, &#8220;umulan canavar&#8221; teorisine yöneldi. Goldschmidt zaman zaman büyük ve koordine edilmiş değişikliklerin aniden meydana gelebileceğine inanıyordu. Buna göre bir sürüngen yumurtasını bıraktığında, bu yumurtadan kuş çıkabilirdi.<br />
&#8220;Umulan canavar&#8221; teorisi, bir temele oturamadı, ama fosil kayıtlarının  Darwinci yaklaşımla yorumlanmasına karşı memnuniyetsizlik daha sonraki yıllarda artarak devam etti. Paleontolojist Niles Eldredge bu problemi şöyle tanımlamaktadır:<br />
Paleontolojistlerin uzun zaman evrimden kaçınmaları şaşırtıcı değildir. Evrim hiçbir zaman gerçekleşmedi. Bu konuya emek verenler, kaya üzerindeki parçaları, küçük salınımları, ve çok nadir oluşan değişim birikimlerini - yıllar boyunca, evrim tarihinde gerçekleşen hesabı yapılamayacak kadar küçük orandaki şaşırtıcı değişiklikleri topladılar. Bizler, evrim romanının tanıtımını okuduğumuzda, bir patlama şeklinde ortaya çıktığını ve fosillerin her yerde bulunacağına dair hiçbir delil getirmediğini gördük! İşte bu nedenle, fosil kayıtları evrim hakkında bir şeyler öğrenmeye çalışan paleontolojistlerin  tepkisini almıştır.&#8221;<br />
Bu ikilemin üstesinden gelebilmek için 1970&#8242;lerin başlarında Eldredge ve Stephen Jay Gould, &#8220;kesintiye uğramış denge&#8221; adını verdikleri bir teori ortaya attı. Bu teori iki şeyin gerçekliğini kabul ediyordu: uzun periyodlar içinde türler küçük gözlemlenebilir değişikliklere uğramışlardır, bu hızlı değişimler ani olmuş ve küçük, izole edilmiş topluluklar içinde odaklanmıştır. Eğer bu gerçekleşseydi, o zaman eksik olan fosillerin varlığına bir delil teşkil ederek, fosillerin ara formlarını bulabilmek oldukça zor olacaktı. Goldschmidt gibi, Eldredge ve Gould da ortak bir atayı savunmaktaydılar ancak hızlı, büyük çaplı değişimlerin açıklanması için doğal seleksiyon dışında bir açıklamanın varolması gerektiğine inanıyorlardı.<br />
Gould, başka bir fenomenin tartışması ile yüzyüze kalmıştır: &#8220;Cambrian patlaması&#8221;. Dikkatlice yapılmış araştırmalar, yaklaşık 600 milyon yıldan daha uzun süre kayalarda saklı bulunan çok hücreli canlıların fosilleri hakkında yüzeysel bilgiler vermektedir. Bunlardan biraz daha genç kayalarda, birbirlerinden farklı vücutlu fosilleşmiş hayvanlara bolca rastlamak mümkündür. Son zamanlarda, patlamanın olduğu düşünülen zaman, 50 milyon yıldan 10 milyon yıla kadar indirildi ki, bu süre coğrafi anlamda bir göz açıp kapama anı kadardır. Patlamayı daha önceki bir zamana dayandıran yazarlar &#8220;biyolojik big bang&#8221; kavramını ortaya atmıştır. Gould, yeni yaşam formlarının çeşitliliği nedeniyle, doğal seleksiyon dışında yeni bir açıklamaya gerek duymaktaydı.<br />
Darwin&#8217;in yaşadığı dönemden günümüze kadar geldik. Darwin teorisini ilk olarak ortaya attığında, en büyük zorluk dünyanın tahmini yaşının hesaplanmasındaydı. On dokuzuncu yüzyıl fizikçileri dünyanın yaşının 100 milyon yıl olduğunu öne sürdüler. Ancak Darwin, doğal seleksiyonun yaşamı ortaya çıkarmak için daha fazla zamana ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. İlk başlarda haklı görüldü, dünyanın yaşının çok daha fazla olduğu söylenmektedir. Ancak biyolojik Big Bang&#8217;in keşfi ile, basitten karmaşığa doğru giden yaşam anlayışı giderek daraldı ve neredeyse dünyanın yaşı ile ilgili on dokuzuncu yüzyılda yapılan tahminlerinden daha aza indirildi.<br />
Kemikleri inceleyenler sadece paleontoloistler değildir. Birtakım evrimci biyologlar, sadece Darwizm&#8217;in kendi gözlemlerine nasıl uygun hale getirebileceklerini görebilmek için bütün organizmaları incelerler. İngiliz biyologlar Mae-Wan ve Peter Saunders bu konudaki şikayetlerini şu şekilde dile getirirler:<br />
Neo-Darwinist sentezin formüle edilmesi neredeyse 50 yılı buluyor. Araştırmaların bir çoğu, teorinin ortaya sürdüğü örnekleri açıklayabilmek için yapılmıştır. Teorinin başarısı gibi görünen, güve benzeri canlıların renklerinin bulundukları bölgeye adapte ederek değişmesi gibi detaylardaki uyuşmalar ile sınırlı kalmıştır. Bizi asıl ilgilendiren sorulara cevap veremezken, zaten bu tür böceklerin asıl kökenine dair verebilecek bir cevabı da yoktur.<br />
Georgia üniversitesinden genetik bilimci John McDonald kelime oyununa benzer bir bilmeceye dikkat çekmektedir.<br />
Genetik alanda son 20 yılda yapılan araştırmalar, bizi Darwin teorisi ile ilgili bir paradoksa sürükledi. Doğal popülasyonlarda değişken olarak görünen genler, büyük adaptasyonlara bağlı değişikliklere sebep olmamakta, buna rağmen önemli adaptasyon değişikliklerine sebep olan genler, doğal popülasyonda değişken olarak görünmemektedirler. (orijinaline bağlı kalınmıştır)<br />
Avusturalyalı evrimci genetik bilimcisi George Miklos, Darwinizm&#8217;in doğruluğu konusunda şüpheye düşmüştür:<br />
O halde her tarafımızı kuşatmış bu evrim teorisi neyi tahmin ediyor? Rastgele mutasyon, seleksiyon katsayısı gibi bir avuç dolusu varsayım öne sürerek, zaman içinde gen frekanslarındaki değişiklikleri inceliyor. Bu büyük evrim teorisinin içeriği gerçekten bu mu?<br />
Chicago üniversitesi Evrim ve Ekoloji Bölümü&#8217;nden Jerry Coyne, şüpheye yer vermeyen aşağıdaki sonuca varmaktadır:<br />
Neo-Darwinist görüş için çok az delil olduğunu söylemeliyiz: bu görüşün teorik temelleri ve deneysel delilleri oldukça zayıftır.<br />
Ve California Üniversitesinden bir genetikçi olan John Endler, yararlı mutasyonların nasıl meydana geldiğini açıklamaya çalışmaktadır:<br />
Mutasyonlarla ilgili çok fazla şey biliyor olsak da, evrim gibi o da hala bir &#8220;kara kutu&#8221; görünümündedir. Evrimde yeni biyolojik fonksiyonların oluşmasına pek rastlanmaz ve bunların kökeni de zaten bilinmemektedir.<br />
Matematikçiler senelerce, Darwinizm&#8217;de sayılarının bir türlü toplanamadığından yakınıyorlardı. Enformasyon Teorisyeni Hubert Yockey&#8217;e göre, hayatın başlaması için gerekli bilgi şans eseri oluşamaz; hayat olduğu gibi kabul edilmelidir, eşya gibi, enerji gibi. 1966 yılında önde gelen matematikçiler ve evrimci biyologlar Philedelphia&#8217;daki Wistar Enstitüsü&#8217;nde bir sempozyum düzenlediler. Sempozyumun organizatörü Martin Kaplan, &#8220;dört matematikçi arasında &#8230;&#8230;. Darwin&#8217;in evrim teorisi ile ilgili matematiksel kaygıları ele alan ilginç bir toplantıyı yönetti.&#8221; Sempozyum sırasında bir taraf mutsuz olan taraftı, diğer taraf ise durumu anlayamıştı. Göz gibi kompleks bir organın oluşmasında pek çok sayıda mutasyonun meydana gelmesi için yetersiz zaman olduğunu iddia eden bir matematikçiye karşıt biyologlar fikrinin doğru olmadığı yönünde baskı yapıyorlardı. Fakat yine de matematikçiler hatanın kendilerinde olduğunu kabul etmediler. Bir tanesi şöyle demişti:<br />
Neo-Darwinizm teorisinde oldukça büyük bir boşluk vardır. Bu boşluğun, biyolojinin şimdiki anlayışıyla kesinlikle kapatılamayacağına inanıyoruz.<br />
Santa Fe enstitüsünden Stuart Kaufman &#8220;Karmaşıklık Teorisi&#8221;ni (Complexity Theory) ortaya atan başlıca kişilerden birisidir. Genel hatlarıyla bu teori, yaşayan sistemlerin pek çok özelliğinin kendi kendine gerçekleşen organizasyonların bir sonucu olarak ortaya çıktığını öne sürer. Burada karmaşık sistemler kendilerini şekillendirir ve doğal seleksiyon söz konusu değildir:<br />
Darwin ve evrim bizleri birer bilimadamı olarak bir kenarda bıraktı. Peki ama acaba bu görüş gerçekten doğru mu? Daha doğrusu, acaba yeterli mi? Olmadığını düşünüyorum. Bu, Darwinin hatalı olduğu anlamına gelmez, ama gerçeğin sadece bir kısmını almış olduğunu da açıkça ortaya koymaktadır.<br />
Karmaşıklık teorisi kendisine daha sonraları birkaç destekçi bulsa da daha çok eleştirilmiştir. John Maynard Smith&#8217;in yanında yüksek öğrenimini tamamlayan Kauffman, teorinin oldukça matematiksel olduğunu ve gerçek hayattaki kimya ile bağlantısız olduğunu belirterek şikayet etmektedir. Bu şikayetler faydalı olsa da Smith, Kauffman&#8217;ın tanımladığı bu probleme hiçbir çözüm getirememektedir - kompleks sistemlerinin kökeni açıklanamamıştır.<br />
Hepimiz biliriz; Darwin&#8217;in teorisi ortaya atıldığı tarihten itibaren sürekli eleştirilmiştir ve sadece dini nedenlerden ötürü değil. 1871 yılında Darwin muhaliflerinden biri, St. George Mivart, teoriye karşı olma nedenlerini bir liste halinde sundu, bunlardan bir çoğu şaşırtıcı şekilde modern eleştirmenlerin ortaya attıkları sorunlarla oldukça benzerdir.<br />
Darwinizm karşıtı olarak ortaya atılan görüşler aşağıdaki şekilde özetlenebilir: &#8220;Doğal Seleksiyon&#8221; faydalı yapıların gelişimini açıklayamaz. Aynı şekilde farklı türlerin birbirlerine oldukça benzer üyelerinin varlık nedenlerini de belirleyemez. Ayrıca, belirli farklılıkların, aşamalar yerine birden bire oluşmuş olabileceklerine dair uygun bir zemin vardır. Türlerin, birbirinden farklı özellikleri olmasına rağmen kendi içlerinde sınırlı değişim imkanları olduğu da doğrudur. Varolması umulan pek çok ara geçiş formuna ait fosil ortada yoktur&#8230; Ayrıca yapılarda gözlenen ve doğal seleksiyon&#8217;un açıklayamadığı birçok fenomen mevcuttur.<br />
Aynı argüman, neredeyse bir yüzyıl boyunca bir çözüme ulaşmadan devam edip durmuştur. Mivart&#8217;dan Margulis&#8217;e kadar, her zaman Darwinizm&#8217;in yetersiz olduğunu anlayan pek çok bilgili, saygıdeğer bilimadamları varolmuştur. Fakat ne var ki, ya Mivart tarafından ilk olarak ortaya atılan sorular cevapsız kalmaya mahkum olmuş, ya da çoğu insanlar aldıkları cevaplardan memnun kalmamışlardır.<br />
Daha ileriye gitmeden önce, şu gerçeğin üzerinde durmak yerinde olacaktır. Eğer dünyadaki tüm bilimadamlarını biraraya toplarsak, oldukça büyük bir çoğunluk Darwinizm&#8217;in doğruluğuna inandıklarını söyleyeceklerdir. Ancak bilimadamları, herkes gibi fikirlerinin önemli bir bölümünü diğer insanlarının fikirlerine göre geliştirirler. Darwinizm&#8217;i kabul eden büyük çoğunluk (ancak hepsi değil), bir otoriteye bağlı olarak hareket etmektedir. Aynı zamanda ne yazık ki, yapılan yoğun eleştiriler yaratılışı savunanlara destek olabileceği endişesiyle bilim çevreleri tarafından gözardı edilmektedir. Bilimi korumak adına, doğal seleksiyonla ilgili mutlak eleştiriler bir kenara itilmiştir.<br />
Artık tartışmayı, halkla ilişkiler problemini bir kenara bırakarak açıkça ortaya koymanın zamanı geldi. Tartışmanın tam zamanı çünkü, nihayet biyolojinin en son noktasına geldik ve artık çözüme ulaşmak mümkün. Biyolojinin en alt seviyesinde, - yani hücrenin kimyasal yaşamında - Darwinizm tartışmasının mücadele etmesi gereken ve onun köklü olarak değişmesinin gerektiren kompleks bir dünya keşfettik. Bakalım, biyokimyasal görüş, bombardıman böceği ile ilgili olarak Yaratılışçı / Darwinist tartışmasına ne diyor?<br />
BÖCEK BOMBALARI<br />
Bombardıman böceği, kendisinden beklenmedik bir görünüme sahip bir böcektir, boyu yaklaşık 1.5 cm kadardır. Bir düşmanı tarafından tehdit edildiğinde, böceğin kendisini korumak için özel bir yöntemi vardır, arkasındaki bir delikten düşmanına doğru kaynar sıcaklıkta bir solüsyon fışkırtır. Bu ısıtılmış sıvı, kendisine akşam yemeği için başka planlar yapmış olan düşmanını haşlamaktadır. Peki, bu tuzak nasıl gerçekleşir?<br />
Bombardıman böceği adeta kimyasal yöntemler kullanmaktadır. Savaş öncesinde, gizli salgı bölmelerinde iki kimyasal maddenin konsantre bir karışımını yapar: hidrojen peroksit ve hidro-kinon. (Şekil 2-1). Buradaki hidrojen peroksit eczaneden alacağınız hidrojen peroksit ile aynı maddedir. Hidrokinon ise fotoğrafçılıkta kullanılmaktadır. Bunların karışımı, toplama keseciği denilen saklama odasında birleşir. Bu toplama kesesi, patlama odacığı denilen ikinci bölmeye bağlanır ve aralarında iki bölmeyi ayıran bir engel vardır. Bu iki bölüm bir büzgen kas ile birbirlerinden ayrılırlar. Bu kaslar insanın yutağında bulunan kapakçıklı kas sistemine oldukça benzemektedir. Patlama odacığına bağlı küçük nobüller ektodermal salgı bezleridir. Bu bezlerden patlama odacığına katalizör görevi yapan enzimler salgılanır. Böcek tehdit edildiğini anladığında, toplama kesesindeki kası kasarak aynı anda aradaki bağlantı kaslarını serbest bırakır. Bu sayede, hidrojen peroksit ve hidrokinon patlama odacığına girer ve katalizör enzimlerle karşılaşırlar.<br />
Bu aşamada, kimyasal olarak herşey ilginçleşir. Hidrojen peroksit, su ve oksijene ayrışır. Aynı eczaneden satın alınmış bir şişe hidrojen peroksitin, açık bırakıldığı takdirde zaman içinde ayrışması gibi. Oksijen, hidrokinon ile tepkimeye girerek daha fazla su oluşturur ve kinon denilen tahriş edici bir kimyasal da üretilir. Bu reaksiyonlar sırasında oldukça fazla ısı açığa çıkar. Solüsyon bu aşamada kaynama noktasına ulaşır.<br />
Hatta bir miktarı bu bölüm içinde buharlaşır. Buhar ve oksijen gazı, patlama odasının duvarlarına oldukça büyük miktarda basınç yaparlar. O an büzgen kasın kapanmasıyla böceğin vücudundan dışarı uzanan bir kanal, kaynayan karışımın çıkabileceği tek noktadır. Kanalın etrafındaki kaslar, karışımın tam olarak tehlikeyi odaklamasını sağlamaktadır. Sonuçta, düşmanını toksik kimyasal kinon solüsyonu ile haşlar.<br />
Hidrojen peroksit ve hidrokinon karışımının toplama kesesindeyken neden patlayarak reaksiyona girmediğini merak ediyor olabilirsiniz. Bunun nedeni şudur, eğer moleküllerin atom seviyesinde bir araya gelmesi için kolay bir yol yoksa kimyasal reaksiyonlar oldukça yavaş gelişirler - aksi durumda, bu kitap bile hava ile temas ettiğinde yanabilirdi. Bir benzetme yapacak olursak, kilitli bir kapıyı düşünelim. Kapının iki karşıt tarafında bulunan insanları (düşünün ki bunlar genç kız ve erkekler) bir araya getirmek için hiçbir kolay yol yoktur, üstelik beraber olmaktan memnun olacak olsalar bile. Ancak eğer birisinde anahtar varsa, kapı açılacak ve bu iki taraf birbiri ile buluşmuş olacaktır. Enzim katalizörleri, bu anahtar ile aynı rolü oynamaktadır. Hidrojen peroksit ve hidrokinon maddelerinin reaksiyonun meydana gelmesi için atom seviyesinde biraraya getirir.<br />
Bombardıman böceği yaratılışçıların en önemli delillerinden biridir. (Hazel May Rue tarafından yazılmış Bombardıman Böceği Bomby adındaki çocuklar için hazırlanan bir hikaye kitabı, Yaratılış Araştırmaları Enstitüsü tarafından yayınlanmıştır). Evrimcileri bombardıman böceğinin bu savunma sistemi ile k